Kelime-i Şehadet

  بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İslam’ın beş temel esasından birincisi olduğu öne sürülen (kelime-i tevhidden farklı olarak oluşturulmuş) kelime-i şehadet hakkında yorumların ve yazılanların öncekilerin ayak izini takip eden ve Rabbimizin Kur’an’ımızda açıkladığının hilafına olduğunu düşünüyoruz. Diğer yazılarımızda olduğu gibi dilbilgisi kuralları ile detaylandırılmış bir çalışmanın aksine, bu yazıda DİB meallerinden alıntıladığımız ayet mealleri üzerinden, olabildiğince sadeleştirdiğimiz açıklamaların yeterince anlaşılır olacağını ümit ederiz.

رَبّ kelimesi…

Çoğu Müslüman size bu kelimenin ALLAH kelimesi ile eş anlamlı olduğunu söyleyecektir. Defalarca Kur’an’ımızda kullanılan bu kavram hakkında, Âlimler arasında da tam bir ittifak vardır.

رب ب  fiili eğitmek, büyütmek, yetiştirmek anlamına gelir. Türkçemizde de kullandığımız terbiye (تَرْبِيَة ) kelimesi رب ب fiil kökünden türemiş olup eğitim veya yetiştirme demektir. Yine aynı fiil kökünden türeyen murabbi ( مُرَبٍّ  ) kelimesi ise “eğitici” veya “yetiştirici” anlamına gelir. Eğitilenin konusu; insan, koyun, sığır, kümes hayvanı, balık, vb olabilir.

https://www.arabdict.com/ar/turkish-arabic/%D8%AA%D9%8E%D8%B1%D9%92%D8%A8%D9%90%D9%8A%D9%8E%D8%A9

https://www.reverso.net/text-translation#sl=ara&tl=tur&text=%25D9%2585%25D9%258F%25D8%25B1%25D9%258E%25D8%25A8%25D9%2591%25D9%258D

https://www.lugatim.com/s/m%C3%BCrebbiye

ALLAH’ın tek Rab olduğunu söylemek aynı zamanda bize ikram ettiği kitabını öğreten eşsiz eğitici olduğunu da kabul etmektir. 

Allah’tan başka bir Rab edinmek, saf küfür ve şirkten ibarettir; bu, Allah’tan başka bir veya birden fazla veli edinmek ve Allah’tan başkasına güvenmek demektir. İlginç olan şu ki, sahte Rablerin (erbab) tabileri; kendi “efendilerinin” dahi cennete gidip gitmeyeceklerinden emin olmamaları gerektiğini yeterince düşünmemektedir. Her şeye rağmen onlar, liderlerini takip ederek kesinlikle cennete girileceğine körü körüne inanmaktadır. Oysaki tüm Müslümanlar Rableri önünde eşittirler. Tek bir öğretmen ve birçok öğrenci…

Aslında öğrenci olması gerekenlerin, rabler (erbablar) (Efendiler/Eğitmenler) değil, Rabbaniyyûn (Rabbe bağlı olanlar) olmaları esastır.

Sahte rabler arasında hiçbir istisna yoktur. Kendilerine yakıştırdıkları unvanları, onların aleyhlerine şahitlik eder! Onlara bakmak ve onları dinlemek, onların sadece Rububiyet’e (Rablik iddiasına) heves ettiklerini, yani Allah’ın adına kendi eşitlerine dini öğretmeye çalıştıklarını anlamak için yeterlidir. Onları dinleyince, Kur’an’ı onlarsız anlamanın imkânsız olduğu izlenimi verilmektedir. Ancak bu, bir yalanın içindeki başka bir yalandır, çünkü Kur’an’ı yalnızca kendilerinin anlayabildiğini iddia ederken, zamanlarını Kur’an dışı başka şeyleri açıklamakla geçirirler. Birbirlerini alıntılarlar ve vakitlerini Kur’an dışı nakledilen anekdotları anlatmakla harcarlar.                           

İslam ile ilgili konularda yayın yaptığını söyleyen radyo veya televizyonlar da saat başına açıklanan ayetlerin sayısı sayılsa, neredeyse Kur’an’dan hiç bahsetmedikleri görülebilir. Kur’an’ı sahne gösterisine ve veya şarkıcılığa indirgeyen klipler bu sayıya dahil edilmemelidir.

(Zümer 39:45)

 وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ    

Allah, tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların içlerine sıkıntı basar. Ama Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler.

(Mümin 40:12)

ذَلِكُم بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِن يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ

Onlara: “Yalnız Allah’a çağrıldığı zaman inkâr ederdiniz de, O’na eş koşulunca inanırdınız. Bugün hüküm, yüce Allah’ındır” denir.

Sahte rablerin faunasını keşfetmeye öncelikle ruhban ve kiss kelimeleriyle başlayalım.

Ruhban; korku anlamına gelen (ر ه ب)  kök kelimesinden türemiştir. Terörist anlamına gelen

اِرْهَابٌ kelimesi de aynı kökten gelmektedir.

https://www.almaany.com/tr/dict/ar-tr/%D8%B1%D9%87%D8%A8/?c=T%C3%BCm

https://www.reverso.net/text-translation#sl=ara&tl=tur&text=%25D8%25A5%25D8%25B1%25D9%2587%25D8%25A7%25D8%25A8%25D9%258A

Sahte rablerin kullandığı başka bir dinî unvan olan “kissis” kavramına gelince; kökeni, birinin arkasından dedikodu yapmak anlamına gelen (قِسّ ) kelimesine dayanır. Kisse (قِسّ ) hikâye anlatmak anlamına gelen (قص ) fiilinin aşağılayıcı bir biçimidir.

https://lexicon.quranic-research.net/data/21_q/090_qs.html

https://www.bing.com/translator?ref=TThis&from=en&to=tr&isTTRefreshQuery=1

https://ar.wikipedia.org/wiki/%D8%AD%D8%A8%D8%B1

Rabbani” Rabb’e atıfta bulunan kişi anlamına gelen bir kelimedir. Bu iki anlam yüklü kelime de zamanla Yahudi ve Hristiyan din adamlarına verilen unvanlara dönüşmüştür.

https://sozluk.gov.tr

Kur’an-ı Kerim, olumsuz çağrışımlara sahip “Kissîs” ve “Rabbanî” unvanlarının aksine, “Ahbâr” ve “Rabbanî“leri vahyin tebliğindeki sorumluluklarına dikkat çekerek uyarır.

Bu unvanlar, kendilerini artık “Kitap Ehli” ifadesinde bile tanımlamaktan imtina edinen, İslam’ın sahte erbabları tarafından doğal olarak reddedilmiştir.

Kur’an’ımızın sadece 5:82 ayetinde, “Kissîs” ve “Rabbanî” nin küçük bir bölümünün makul olabileceği ihtimali dile getirilir ve bu ayet, nasara olanlara uygulanır.

Günümüz Hristiyanlığında her şey insan yapımıdır. Rabbimizin gönderdiği nebiler dışlanarak Yahudiliğin reformuna dönüştürülen, gerçek anlamda Ahbar ve Rabbani’lerden bahsedilmeyen bir oluşumdur.

Son olarak, herhangi bir vahiy veya vahiy geleneğine dayanmayan, Şeyh ve İmam unvanları dikkat çekicidir.

Şeyh kelimesi Kur’an’ımızda yaşlı anlamında kullanılmıştır.

(Hud 11:72)

قَالَتْ يَا وَيْلَتَى أَأَلِدُ وَأَنَاْ عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِيشَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ

İbrahim (as) için, hanımının ifadesinde…

(Yusuf 12:78)

 قَالُواْ يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ إِنَّ لَهُ أَبًاشَيْخًا كَبِيرًا فَخُذْ أَحَدَنَا مَكَانَهُ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ

Yakub (as) çocuklarının babaları için kullandığı ifadelerinde…

(Kasas 28:23)

وَلَمَّا وَرَدَ مَاء مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِّنَ النَّاسِ يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِن دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ قَالَ مَا خَطْبُكُمَا قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاء وَأَبُونَاشَيْخٌ كَبِيرٌ

Musa (as)’nın karşılaştığı kız kardeşlerin, babaları için kullandığı ifadede ve benzerlerinde sadece yaşlı olan bir kişiyi tanımlamak içindir.

Arapça önde anlamına gelen İmam kelimesi ise olan İbrahim (as) içindir;

(Bakara 2:124)

وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِإِمَامًا قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِي قَالَ لاَ يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

Aşağıdaki ayetlerde de Musa (as) için kullanılmıştır

(Hud 11:17)

أَفَمَن كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِّنْهُ وَمِن قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَىإَمَامًا وَرَحْمَةً أُوْلَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَن يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلاَ تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِّنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يُؤْمِنُونَ

  (Ahkaf 12)

وَمِن قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُّصَدِّقٌ لِّسَانًا عَرَبِيًّا لِّيُنذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ 

Ayrıca İmam; cennete yönlendirebileceği gibi…

(Furkan 25:74)

وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا

(İsra 17:71-72)

يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَأُوْلَئِكَ يَقْرَؤُونَ كِتَابَهُمْ وَلاَ يُظْلَمُونَ فَتِيلاً

وَمَن كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً

Cehenneme de yönlendirebilir.

Ayetullah (ALLAH’ın ayeti) unvanı, Mevlâna (mevlâmız) unvanı, Yahudilerin kullandığı Rabbî unvanı veya Hristiyanların kullandığı Monseigneur unvanı gibi unvanlardan bahsetmemize gerek yoktur.

Sahte Rabler (erbab); kendilerine boyun eğen takipçilerini yönlendirirken, ortalama bir inanca sahip kişilerden daha yüksek mertebeye ulaşma arzularını, Allah’ın sözleriyle meşrulaştırmak için ne icat edeceklerini şaşırmış bir görüntü vermekteler. Basit sıfatlar(!) ise tek bir din ve İbrahim’in imanı olan anlayıştan farklı öğretilerde farklı dini derecelere dönüştürülmüştür.

Sahte Rablerin (erbab) şaşırtıcı bir özelliği vardır: Kuran’ın ilim ve hikmetten bahsettiği her ayet ile ilgili olarak kendilerini tanıma ve tanıtma yeteneğine sahiptirler. Bu bizimdir ve kitaplarımızdır derler. Ancak ilim ehli hakkında Allah’ımızın serdettiği hiçbir ayet onları öğretmen ve eğitmen olarak konumlandırmamaktadır. Gerçekten hiçbir ayet…

3-79 ayeti, onların rolünün sadece Rabb’e, yani Rabbânîlere atıfta bulunarak Kur’an’ı açıklamakla sınırlı olduğunu belirtir.

(Tevbe 9:31)

Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur; O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.(Kur’an Yolu DİB Meali)

Bazı hadis kaynaklarında, Ebu Hureyre’nin bazı kişilerin yanına giderek onlara, Allah’ın Elçisi’nin kendisine şehadeti (eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden resûlullah) söylemelerini bildirme izni verdiğini söylediği rivayet edilir.

“Ömer (İbn el-Hattab) bunu duyunca, Ebu Hureyre’ye bir yumruk attı, onu yere serdi, boynuna ayağını koydu ve nasıl böyle bir küfrü söylemeye cesaret ettiğini sordu.

Ebu Hureyre bunun bizzat peygamberin tavsiyesi olduğunu yemin ederek söyledi. Kanıt olarak da bu amaçla peygamberin kendisine verdiğini iddia ettiği bir çift deri terliği çıkardı. Ömer, terlikleri tanıdı ve sakinleşti.”

Neyse ki Ebu Hureyre terlikleri yanına almış!.. Böylece Müslümanlar mutlu yaşadılar ve nesiller boyu şehadet getirebildiler. Aksi halde böyle bir şehadet meselesi kendini Müslüman sayanların, gündemine nasıl girerdi!..

Demek ki İslam’ın ilk ve en temel kabul gören şartı böylesi bir pamuk ipliğine bağlıymış!.. 

Aktarılanlardan dolayı komik olduğu kadar düşündürücü de bulduğumuz için kısaca özetlediğimiz bu ve benzeri rivayetler bazı mahrem kaynaklarda bulunup okunabilir. Bu tür bilgiler zamanında işlevini görmüş ve bugün sorgulamayı dahi aklımıza getiremediğimiz algıların temellendirilmesine vesile olduktan sonra, üzeri örtülerek umumun nazarından silinmiştir…

https://islamansiklopedisi.org.tr/kelime-i-sehadet

https://www.lugatim.com/s/%C5%9Fahit

İslam’ın birinci şartı olarak kabul edilen kelime-i şehadeti:

  • “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Nuhan resûlullah”
  • “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne İbrahiymen resûlullah”
  • “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Musa resûlullah”

…….

Olarak siz hiç söylediniz mi veya söyleyeni gördünüz mü ya da söylemeyi aklınızdan geçirdiniz mi?

(Kasas 28:43)

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِن بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الْأُولَى بَصَائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَّعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

And olsun ki, Musa’ya, ilk nesilleri yok ettikten sonra, insanlar düşünsünler diye Kitap’ı, açık belgeler, doğruluk rehberi ve rahmet olarak verdik.

(Kasas 28:44)

وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ إِذْ قَضَيْنَا إِلَى مُوسَى الْأَمْرَ وَمَا كُنتَ مِنَ الشَّاهِدِينَ

(Ey Muhammed!) Mûsâ’ya o emri verdiğimiz zaman sen (vadinin) batı tarafında değildin. (O olayı) görenlerden de değildin.

Ayette Rabbimiz açıkça nebimize (ve bizlere); Musa’nın emri aldığına veya Musa’nın Allah’ın elçisi olduğuna, o an orada bulunmadığından dolayı şahitlik edemeyeceğini söylüyor.

Oysa yüz milyonlarca Müslüman, bir grup insan arasında tanımaları imkânsız olan nebimiz Muhammed (as) ’in kitabı aldığına şahitlik olduklarını beyan ediyorlar!..

İnanan ve Mü’min olduğu kabul edilen kişilerin vasıflarından olduğu halde, makale vb yazılarda her nedense pek bahsedilmeyen sıfatların sıralandığı şu ayetleri hatırlayalım:

(Furkan 25:71)

 وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَإِنَّهُ يَتُوبُ إِلَى اللَّهِ مَتَابًا  

Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.

(Furkan 25:72)

وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا 

Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.

(Furkan 25:73)

وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.

Ayetlere dikkat kesildiğimizde, özellikle Furkan 73. Ayeti nefes alıp verdiğimiz sürece hiç aklımızdan çıkarmamamız gerektiği anlaşılacaktır.

İslam’a giriş formülü olarak; kişinin “Görmediğine şahitlik etmesi” nasıl bir olgudur!..

Oysaki Allah’ımız hiç kimsenin şahitliğine ihtiyaç duymaz. Buna rağmen birçok kişi “yine de şahitlik etmek istiyorum!” diyerek ısrar edecektir.

Ama Allah, sizin şahitliğinizle ilgilenmez ve buna ihtiyacı da yoktur.

(Nisa 4:166)

لَّكِنِ اللّهُ يَشْهَدُ بِمَا أَنزَلَ إِلَيْكَ أَنزَلَهُ بِعِلْمِهِ وَالْمَلآئِكَةُ يَشْهَدُونَ وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا

Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de (buna) şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah kâfîdir.

Rabbimizin, şahit olarak kendisin yettiği ve bir başkasının şahitliğe ihtiyaç duymadığı daha başka nasıl ifade edilmelidir?

Allah, şahit olarak yeter demek = Allah sizin ve başkasının şahitliğinize ihtiyaç duymaz demektir

Buna rağmen ısrarla şahitlik etmek isteyenler olursa; Mahkeme-i Kübra’da anlamlı bulunmayacağı ve kabul edilmeyeceği Allah cc tarafından beyan edilmiş olan şehadetlerini, dilediklerince tekrarlayabilirler.

(Adiyat 100:6-7)

إِنَّ الْإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ

İnsan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.

 وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ

Doğrusu kendisi de bunların hepsine şahittir.

İkiyüzlülerin, yalancıların, Rabbimizin düşmanlarının şehadeti ise:

(Münafikun 63:1)

إِذَا جَاءكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ  يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

(Ey Muhammed!) Münafıklar sana geldiklerinde, “Senin, elbette Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz” derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder.

Rabbimizin ikramı olan bu (63-1) ayeti; özellikle önceki ayetlerle birlikte iyi okunmalı, Allah’ın nezdinde şahitliğin ne anlama geldiğini her zihin, kendi içinde tartışmalı ve anlamalıdır.

Kur’an’da “şehadet” kelimesinin incelenmesi şunu kesin olarak gösteriyor ki, asıl şahit Allah’ tır.

(Enam 6:19)

قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادةً قُلِ اللّهِ شَهِيدٌ بِيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُل لاَّ أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ

De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: «Ben buna şahitlik etmem.» «O ancak bir tek Allah’tır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım» de

Bunlarla birlikte, Rabbimizin elçisinin görevinin yalnızca mesajı iletmek olduğu ile ilgili ayetler de bilgi dağarcığına eklenmelidir.

(Rad 13:40)

 وَإِن مَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ

Onlara vadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de senin canını alsak da vazifen, sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek Bize düşer.

Şayet Rabbimiz isteseydi, Muhammed (as)’i kendisine verdiği vahiyden mahrum bırakabilirdi:

(İsra 17:86)

 وَلَئِن شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلاً

And olsun, dileseydik biz sana vahy ettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık; sonra bu konuda bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

Kavmi, Rabbimizin sözünü terk edip, olayları görmemiş insanların sonsuz sayıda şahitliklerini içeren kitapların peşine düşmüştür. Üstelik bu tanıklıkları anlatan kişiler, ne bu olayları ne de tanıkları bizzat görmüştür!.. İşte Allah’ın kelamını, doğrulanması mümkün olmayan söylentilere ve şahitliklere değiştirip aldıkları şey budur.

Genel olarak sorulduğunda, gelen nebilerin hepsi eşit addedilip, ayrım yapılması kabul edilmez. Gerçekte ise Nebiler ve ümmetleri üzerinden keskin ayrımların yapıldığı ve statü farkları ileri sürüldüğü açıktır.

(Nisa 4:152)

 وَالَّذِينَ آمَنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُواْ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ أُوْلَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

Allah’a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

(Bakara 2:136)

 قُولُواْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”

(Ali İmran 3:84)

قُلْ آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

De ki: “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O’na teslim olanlarız.”

İster isteyelim ister istemeyelim, Ebu Hureyre’nin şehadeti, İslam’ı Muhammed ismiyle “ilişkilendirir” ve İslam’ı getirenin o olduğunu varsaydırır. Zaten bu yüzden Müslümanlar İslam’ın ne Yahudilik ne de Hristiyanlık olduğunu söyleyerek onları başka dinler olarak konumlandırırlar.

Kulağa garip gelse de Kur’an hiçbir zaman İslam’ın Muhammed’in dini olduğunu söylemez. (Bkz. 3:79) O sadece elçilerden biridir! Kur’an bunun yerine “Millete İbrahim” (İbrahim’ in inancı) ifadesini tercih eder.

(Bakara 2:130)

 وَمَن يَرْغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلاَّ مَن سَفِهَ نَفْسَهُ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ

Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? And olsun, biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

 “ ….’ın  dini” ifadesi ise yalnızca Allah’a mahsus tutulmuştur (Bkz; 3:83; 24:2; 110:2).

(Ali İmran 3:83)

 أَفَغَيْرَ دِينِ اللّهِ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’na döndürülüp götürülecekken onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?

Kur’an’da; Yahudi, Nasara, Sabii kelimeleri geçse de “Yahudilik” ve “Hristiyanlık” kelimeleri geçmez ve bu din olarak adlandırılanlar Kur’an’da yoktur. Bunlar sadece kendilerine kitap verilen toplulukların oluşturdukları “İslami Fırkalar” veya mezheplerdir.

(Ali İmran 3:67)

مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلاَ نَصْرَانِيًّا وَلَكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ   

İbrâhim ne Yahudi ne Hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allah’a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi.

Ayet, İbrahim’in Yahudi ya da Hıristiyan olmadığını bir “Müslim” olduğunu söylüyor.

Eğer İslam adında bir dinin gelişinden önce Allah’ımızın meşru kabul ettiği Yahudilik ve Hristiyanlık adında dinler olsaydı, bu sefer İbrahim (as) nasıl Müslim olabilirdi?..

Bu durumda; “Neden İbrahim, Musa gibi Yahudi ya da İsa gibi Hıristiyan değil?” sorusunun cevabı aslında “Ne Musa Yahudi ne de İsa Hıristiyan değildir” demektir.

Aynı durum İshak, İsmail, Yakup, Esbat (Yahudi kabileleri olarak adlandırılan) ve gelmiş tüm elçiler için de geçerlidir.

Dolayısıyla İslam, Muhammed (as)’in getirdiği yeni bir din değildir.

(Hac 22:78)

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَأَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip ne güzel yardımcıdır!

Gerçekte Muhammed (as) sadece bir mesaj iletti. O mesaj İslam’dır. Yani Muhammed, yeni bir din getirmedi. Allah, kendisinin onun bize karşı şahitlik etmesini istiyor; çünkü sarılmamız gereken yalnızca Allah’ımızın mesajıdır. Allah dileseydi başka bir elçi seçerdi ve Muhammed, eğer Allah’ın sözlerine kendi sözlerini ekleseydi ya da başka bir kitap getirseydi, ağır bir şekilde cezalandırılırdı. (İsra 17:73–75; Hakka 69:44–47) Hatta Allah’ın helal kıldığı bir şeyi kendi başına haram kılması ona kesinlikle yasaktır. (Tahrim 66:1)

Kur’an’ın gerçeği böyleyken, görünüşe göre bazı kişiler Allah adına kitaplar yazmak için sanki özel izin almış gibi davranıyorlar. Oysa ayet dikkatlice okunduğunda; Rabbimiz İbrahim (as) üzerinden, ondan önceki Müslim olanların ve sonraki ümmetlerin arasında olması gereken bağı vurguluyor.

(أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ) onların iddialarının tam tersine bizim atamız, bizim babamız İbrahimdir.

Muhammed’i hiç tanımamış ancak Allah’a teslim olmuş Müslim’ler arasında, farklı zamanlarda gelmiş nebiler ve ilettikleri mesajı kabul eden, sayısını bilmediğimiz inananlar vardır.

(Şura 42:13)

 شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاء وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ

Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: “Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.” Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.

Açık ve net olarak: Allah’a ait olan İslam, Muhammed’in getirdiği yeni bir din değildir. O, yalnızca Allah’a ait olan ve tüm nebilerin tabi olduğu İslam’dır…

Bu yüzden bir müşrik için, sadece Allah’ı takip etmek neredeyse imkânsızdır (كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ). Yalnızca Allah demek, onlar için imkânsızdır. Allah’ın yanında; Musa’ya, İsa’ya, Muhammed’e ya da başka bir şeye tutunmak onlar için vazgeçilmezdir. 

(Secde 32:15)

 إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُون  

Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar.

(Furkan 25:73)

وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.

Bu küçük hatırlatmadan sonra şu ayetlerin ne kadar da yolu belirleyici olduğu ortada değil mi!..

(Bakara 2:130)

وَمَن يَرْغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلاَّ مَن سَفِهَ نَفْسَهُ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ

Kendini bilmezden başkası İbrahim’in dininden yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir.

(Bakara 2:131)

 إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَأَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.

Evet, aynen öyle!..

Rabbinin emri olan “ESLİM”e (Müslim ol!) karşılık olarak İbrahim şöyle cevap verir:

(Neml 27:44)

وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ مِّن قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ona “köşke gir” denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür” dedi. Belkıs, “Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi.

Eğer bu yaklaşım kat-i bir iman ikrarına benzemiyorsa, daha neyi anlamamız gerekir?

Ne İbrahim as ne de Süleyman (as)ın yanındaki hanımefendi, bu emre “Kelime-i Şehadet” ile cevap vermedi! Hiç kimse de onlara müslim olduklarına dair yazılı bir belge vermedi.

Sadece teslim olduklarını söylediler…

Bu ifade Kur’an’da birçok kez tekrar edilir. (Âl-i İmrân 3:20; En’âm 6:71; Mü’min 40:66; Bakara 2:133)

Bir başka ifade de: “Eslemtu vechiy (yüzümü/tüm benliğimi) li Rabbi’l-âlemîn” şu ayetlerde geçer: Bakara 2:128, 2:133, 2:136; Âl-i İmrân 3:84).

İbrahim (as) bu emre, “Kelime-i Şehadet” ile cevap vermedi!..

Kelime-i şehadetin İslam’ın beş şartının ilki olduğunun kabul edilmesi halinde İbrahim as den önceki ve sonraki nebiler İslam nebileri olduğu ve Muhammed as den önce geldikleri için nasıl kelime-i şehadet söyledikleri sorusuna cevap verilemeyeceğinden, nebilerin Müslüman olduklarını nasıl söyleyebiliriz!..

Hatta şii söylemi ile baktığınızda “ve Ali veliyullah” eklemesi konusu var ki!..

أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَه إِلَّا اللَّه، وَأَشْهَدُ  أَنْ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّه  وَعَلِيٌّ وَلِيُّ ٱللَّٰهِ

Bu ifade sorumuzu daha cevap verilemez hale getirmektedir. Oluşturulan bu kelime-i şehadet söylemleri olarak gerek şii veya gerekse sunni akımlarda geçen ifadeler, Kur’an’ımızda olmamasına rağmen nasıl oluşturuldu?

Hicrî sekizinci on yılın başlarında / Milâdî 690’larda İslam dünyasında birden fazla şehâdet versiyonunun veya iman ifadesinin, iman tanımının olduğunu görebiliriz.

Mısır coğrafyasında bulunan Asvan şehrinde bölgedeki Hristiyan nüfusa karşı azınlık durumda olan Müslüman topluluğa mensup Müslüman bir hanıma ait mezar taşında, iman tanımının yazılı olduğu tespit edilmiştir. Birinci ve ikinci / yedinci veya sekizinci yüzyıllara ait erken dönemde bulunan mezar taşlarında iman tanımına atıfların metnin ortasında veya sonuna yakın yerlerde bulunduğu fakat dördüncü / onuncu yüzyıla gelindiğinde iman tanımlarının yazılı metinlerin başına yakın bir yerde yer almaya başladığını tespit edilebilir.

1932 yılında, Mısır İslami mezar yazıtları üzerine yaptığı çalışmalarla ve Mekke’deki taş yazıtlarına dair bir ciltle uluslararası akademik ün kazanan Mısırlı araştırmacı Hassan El-Hawary, “Hicrî 71 (Milâdî 691) Tarihli Bilinen En Eski İkinci İslamî Anıt” (“The Second Oldest Islamic Monument Known Dated A.H. 71 (A.D. 691)) başlıklı bir makale yayınladı.

Mezar taşında kabirde olan kişinin isminin “ عباسة ” (Abbasa) ve Cureyc in oğlu Sened in kızı olduğunu 5-6 satırlarda okuyabiliriz. 8 ila 10. satırlarda kendisinin 14 zilkade 71 yani miladi 21 Nisan 691 tarihinde vefat ettiğini öğreniyoruz. 2 ve 3. satırlarda kendisinin ehli İslam’a aidiyeti yazılıdır. Bilinen en eski ikinci Müslüman mezar taşında herhangi bir ayet yazılı değildir.

Abbasa’ nın mezar taşında iman ikrarı veya iman ifadesi 11-14 satırlarında

هي تشهد :  لا اله الا الله وحده لا شريك له وان محمدا عبده و رسوله

Olarak yazılıdır, günümüzde kullanılan şehadet ifadesinde “ وحده ” (vahdehu) kelimesinin kullanılması Müslümanların tavizsiz tevhid anlayışını vurgulamaktadır. İkinci farklı unsur

“ لا شريك له ” (la şeriyke lehu)  ifadesidir. 71 / 691 yılında Mısır da Müslümanların çok küçük bir azınlık olduğunu göz önüne aldığımızda bu ifade Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında temel farkı, teslis inancı anlayışının reddedilmesi “ لا شريك له ” (la şeriyke lehu)  ifadesi ile özetlenmiştir.

https://www.islamic-awareness.org/history/islam/inscriptions/abasa

Üçüncü farklı unsur ise Muhammed (as) yapılan atıfta hem ALLAH’ın kulu hem de elçisi olduğunu belirten birleşik bir ifade içinde geçer:

İslam’ın ilk yüzyılında iman ifadesi veya iman ikrarı olan bu ifade, zamanla mezar taşlarında yazılması kalıplaşmış bir unsur haline gelmesine rağmen muhtemelen Fatimi’ler döneminde sona ermiştir.

1970’lerden bu yana yoğun tartışmalara neden olan İslam teolojisi ve imparatorluk fikri, Helenistik-Roma-İran temelleri üzerine ve Hristiyanlık, Yahudilik, Maniheistlik, Neo Platon ve Zerdüştlük fikirleri karşısında nasıl geliştiği sorusu, erken İslam dönemine ait Arapça kaynakların az olması ve araştırmalar yapılmaması nedeni ile farklı görüşlere yol açmıştır.

Orta çağ İslam kaynaklarında imparatorluk veya devlet ile ilgili açık bir ifade yoktur. “Daru’s Selam” İslam topraklarını ifade etmek için kullanılırken “Dar ul Harb” İslam topraklarının dışını ifade ederdi. Erken İslam’ın  “imparatorluk” gibi bir ifadeye ihtiyaç duymaması kendisini evrensel görmesinden kaynakladığını savunan görüş, Kur’an evrensel bir kitap olup belirli bir toplum veya sadece Müslüman toplumu için değil tüm insanlığa ait olduğu için doğrudur.

Erken İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri, Abdulmelik b. Mervan dönemidir (yaklaşık 692) ve Nebimiz Muhammed (as)’in 632’de vefat ettiğini kabul edersek, bu tarih yaklaşık 50 yıl sonrasına, dört halife döneminden sonraya denk gelir. Araştırmalara epigrafik veriler eklendiğinde kullanılan erken dönem İslam sikkeleri, imparatorluğun doğuş dönemine ait İspanya’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bir coğrafyayı kapsayan sürekli ve bağımsız birincil kaynaklar olduklarından üzerlerindeki görsel ve yazılı mesajlar daha da önem kazanır.

Mısır bölgesinde var olan iman tarifi veya ifadesi Kudüs bölgesinde bulunan iman tarifi ile farklılık göstermektedir.

Abasa’nın mezar taşıyla çağdaş olan bir başka şehadet tanımlaması, Kudüs’de camiden ziyade sekizgen bir planla anıtsal yapı olarak inşa edilen Kubbetü’s Sahra’nın dış cephelerinde bulunan yazıtlardır.

Milwright-M-–-The-Dome-of-the-Rock kitabından alınmıştır.

Milwright-M-–-The-Dome-of-the-Rock kitabından alınmıştır. Sayfa 67

Ayrıca Bkz: https://www.islamic-awareness.org/history/islam/inscriptions/dotr

691–692’de Mervanîler Irak’ı yeniden ele geçirdi ve 692’de Mekke’de Abdullah b. Zübeyr’in hilafetine son verdi. Ancak Haricî hareket İran’ın büyük kısmında etkisini sürdürüyordu.Bu süreçte Abdülmelik b. Mervan ve doğu valisi Haccac b. Yusuf’un reformları iki amaca hizmet etti: Zübeyrî hareketi sisteme entegre etmek ve Haricî meydan okumaya karşı güçlü bir ideolojik cevap vermek. Bu dönemde bağımsız bir İslami evrensel imparatorluk fikri açık şekilde ortaya çıktı.

Mekke bu ideolojiyi temsil etmek için yeterince kontrol edilebilir olmadığından, Abdulmelik b. Mervan Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’yı inşa etti. Bu yapının içinde de şehadet ifadeleri yer alır. Kudüs’ün seçilmesi, İslam devlet dinini Yahudilik ve Hristiyanlık geleneğiyle ilişkilendirirken aynı zamanda dönemin dünyasının merkezine yerleştirmiştir.

Kubbetü’s Sahra’nın dış revaklarındaki yazıtlar işaretlerle belirlenmiş altı bölüme ayrılır, bunların beş tanesinde kullanılan ifadeler birbirlerine çok benzerler ve hepsi de بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ  “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm” ifadesi ile başlar. Besmele ile başlamayan altıncı bölüm ise yapının banisi olan Abdulmelik b. Mervan’a atıfta bulunur.

Dış revaktaki paralel metinler Suriye bölgesinde kullanılan iman ikrarı şeklini oluşturur. بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm” ifadesi ile başlayan beş farklı yazıların tamamında   لا اله الا الله وحده (lâ ilahe illahü vahdehu) ifadesi gelmektedir. Bu ifadelerin dört tanesi ise لا شريك له (la şerikeleh) şeklinde devam eder. İki tane bölümde ise; لا شريك له ifadesini محمد رسول الله (Muhammed Resul Allah) sözleri takip ederken, besmele ile başlayan diğer üç bölümde محمد رسول الله ifadesi لا شريك له ifadesinden Kur’ an ayetleri veya farklı İslami ifadeler ile ayrılmıştır. Suriye bölgesinde kullanılan “iman ikrarı” şu şekilde tanımlanmaktadır:

Suriye bölgesine has kullanılan iman ifadesi Mısır bölgesinde kullanılan iman ifadesinden iki yönden farklıdır. Birincisi besmelenin diğer ifadelerle fiziksel olarak bitişik olmasına rağmen Asyan da bulunan mezar taşında bu ifadeler birçok satır metinle ayrılmıştır. İkinci fark ise; Mısır bölgesinde bulunan mezar taşındaki daha karmaşık ifade yerine, bizim için tanıdık olan محمد رسول الله “Muhammedun Rasulullah” ifadesiyle sona ermesidir. Müslümanların Suriye nüfusunu oluşturan Hristiyanlardan nasıl ayrıldığını bir kere daha vurgulayan لا شريك له (la şerike leh) ifadesi dahil edilmiştir.                                                 

Suriye bölgesi iman beyanı için ikinci bir kaynak da;ʿKudüs ü başkent Şam a bağlayan ve Filistin kıyısından Kudüs e uzanan yol güzergahı üzerinde bulunan mil taşlarıdır. Yol tabelaları olarak kabul edebileceğimiz bazalt taşından yapılmış; üzerinde Kudüs’e olan mesafe, yol çalışmasının türü, sorumlu kişi, halifenin adı ve tarih gibi bilgilerin yer aldığı mil taşlarıdır. Şimdiye kadar hicrî 73 (692) ile 85 (704) arasında tarihlenen sekiz taş bulunmuştur.

https://www.islamic-awareness.org/history/islam/inscriptions/golan2

https://www.islamic-awareness.org/history/islam/inscriptions/malik2

https://kritikbakis.com/omer-b-hattabin-ra-iliya-kudus-hiristiyanlarina-verdigi-ahitname

(Ali İmran 3:75)

وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَائِمًا ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere karşı (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler. 

Kur anımızın Al-i İmran 75. ayetinde dinar kelimesi geçmektedir. Dinar Roma İmparatorluğu’nun para birimidir. Ayetten bu para biriminin Nebimiz zamanında da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ekonomik işlemler Roma dinarıyla, Nebimiz hayatta iken üzerinde İmparator Herakliyus ve oğlu Konstantin in tasvirlerinin olduğu Bizans sikkeleri ile yapıldı. Nebimizin yaşadığı süre içerisinde Hicaz da sikke basıldığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Hatta Bizans’ın Suriye’deki egemenliğini sonlandıran 636’daki Yermuk Savaşı’ndan sonra bile Bizans sikkelerinin kullanımı Abdulmelik b. Mervan reformlarına kadar devam etti.

Kullanılan sikkeler ve ön ve arka yüz şekillerinin yıllar içerisinde incelenmesi konumuzun dışında olduğu ve yazıyı uzatacağı için bahsetmemekteyiz. Ancak konunun yazılı ve görsel olarak çeşitli kaynaklardan incelenmesini tavsiye ederiz.

Emevîler döneminde üç büyük ekonomik ve parasal dolaşım bölgesi fethedilmiş ve bu bölgelerin mali ve parasal organizasyonları devralınmıştır:

  • Merkezde eski Bizans İmparatorluğu toprakları
  • Doğuda Sasani İmparatorluğu
  • Batıda Germen Kuzey Afrika ve İspanya

Nümismatik veya sikkecilik kanıtlarından görülen Doğu İslam topraklarında dolaşımda olan farklı bir iman ifadesi daha mevcuttur. Kökeni Irak olan bu iman şekli 72 / 692 yıllarında Suriye’ye girmiştir. Bunun iyi bir örneği Abdulmelik b. Mervan tarafından Dımeşk de bastırılan paralarda görülür. Bu sikkeler ön yüzünde Herakleios ile oğulları, Herakleios tasvirleri ve arka yüzünde dört basamaklı bir kaide üzerinde haçı ve Konstantinopolus darphanesinin adını taşıyan daha eski Bizans sikkelerini taklit eder. Abdulmelik b. Mervan bazı sembolleri (örneğin haçı) kaldırmış, ancak sikkelerin piyasada kabul görmesi için genel düzeni korumuştur. Bizim açımızdan önemli olan, arka yüzde saat yönünde yazılmış Arapça kenar yazısıdır. Bu yazı şu şekildedir:

بِسْمِ اللّهِ لا اله الا الله وحده  محمد رسول الله

Bu yorum diğer iki “iman ikrarı” şeklinden birkaç açıdan farklıdır. Açılış ifadesi بِسْمِ اللّهِ olarak kısaltılmıştır. Bu durum, sikkede tam besmeleyi yazacak yer olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Daha önemli fark ise, Suriye ve Mısır versiyonlarının aksine Doğu metnindeلا شريك له ifadesinin bulunmamasıdır. Başka bir deyişle, her üç ifade de ALLAH’ın birliğini ve Muhammed’in nebiliğini vurgularken, Doğu bölgesi “iman ikrarı” özellikle teslis karşıtı bir ifade içermez. Muhtemelen Irak gibi Şam beldesinin doğusundaki Müslüman topraklarda Hristiyanlar birçok dini topluluktan yalnızca biriydi ve bu bölgeleri yönetenlerin sikkeler üzerinde onları özellikle hedef alması için bir neden yoktu.

Maddi kanıtı bulunan son “iman ikrarı” versiyonuda, Halife Abdulmelik b. Mervan’ın emriyle 77/697 ve 78/698 yıllarında basılan, tamamen yazı temelli (epigrafik) yeni tip altın dinar ve gümüş dirhemlerde görülür. Nümismatikte hükümdarın iletmek istediği en önemli mesaj sikkenin merkezine yerleştirilir. Bu dinar ve dirhemlerin bir yüzünün merkezinde şu ifade yer alır:   لا اله الا الله وحده لا شريك له (La İlahe İllallahu Vahdehu La şerike leh)

Kubbetü’s-Sahra yazıtlarında veya 72/692 tarihli sikkelerde görülenin aksine, bu versiyonun başında “ بِسْمِ اللّهِ ” ya da tam besmele yoktur. Halifenin, bu yeni sikkelerde vermek istediği mesajın Allah’ın birliği olduğu görülür.

Arka yüz merkezinde ise daha güçlü bir mesaj vardır: Abdulmelik b. Mervan ilk kez Kur’an ayetlerini sikkelerde kullanmıştır. Burada yer alan ayet İhlâs Suresi’dir. Bu sure Allah’ın birliğini vurgular ve Teslisi reddeder.

Hâricî isyanlarının 77–78/696–8 yıllarında bastırılmasından sonra sikke tasarımı köklü biçimde değişmiştir. Değerli metal sikkeler anonim hale gelmiş, ikonografik tasvirler tamamen terk edilmiştir. Bu durum, Helenistik sikke geleneğinden tarihsel bir kopuş anlamına gelir. İslam imparatorluğu nihayet kendine özgü sembolik temsil biçimini bulmuştur.

Dirhemlerde sure tam yer alırken, dinarlarda yer darlığı nedeniyle kısaltılmıştır. Ancak sure kısa ve yaygın bilindiği için eksik kısım okuyucu tarafından tamamlanabiliyordu.

Kenar yazılarında da önemli bir yenilik vardır: yazı artık saat yönünde değil, ters yönde (saat yönünün tersine) okunur. Bu da okuyucuyu metni gerçekten okumaya zorlar.

Kenar yazılarında şu ifade yer alır:
“Allah, onu (Muhammed’i) hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün dinlere üstün kılsın…”

Devamı:
“…müşrikler hoşlanmasa da.”

Buradaki “müşrikler” ifadesi bağlam gereği Hristiyanlara işaret eder; çünkü daha önce kullanılan “lâ şerîke lehû” ile aynı kökten gelir.

Bu yeni sikkelerle birlikte halifenin adı, unvanı ve tasviri tamamen ortadan kalkmıştır. Önceki sikkelerdeki siyasi meşruiyet vurgusu yerini doğrudan teolojik bir mesaja bırakmıştır.

Artık hedef Bizans’tır. Mesaj açıktır:
İslam, Hristiyanlığa (dolayısıyla Bizans’a) üstündür.

Bazı Müslümanlar ve özellikle Medine bölgesinde yaşayanlar için Kur’an’a ve dolayısıyla onun ayetlerine temas ederken temizlik meselesi son derece önemliydi. Artık bu ayetler herkesin eline alabileceği ve her yere—tuvalet gibi temiz olmayan mekânlar dâhil—götürebileceği metal parçaların üzerine kazınmıştı. Arap kaynaklarında bu yeni sikkeye yönelik muhalefete dair farklı rivayetler vardır; ancak El-Makrîzî (ö. 845/1441) tarafından aktarılan şu pasaj tartışmanın tonunu iyi yansıtır:

“Haccâc beyaz dirhemler bastı ve üzerine ‘De ki: O Allah birdir’ yazdırdı. Bunun üzerine Kur’ân okuyucuları şöyle dedi: ‘Allah onu kahretsin! İnsanlara ne büyük bir kötülük yaptı! Bu para artık necis kimseler ve hayızlı kadınlar tarafından tutuluyor!’ Daha önce dirhemlerin yazıları eski Farsça idi… Bu yüzden bu dirhemler ‘mekrûh’ diye adlandırıldı.”

Malik bin Enes’ e (ö. 179/795) bu yeni sikkeler sorulduğunda ise şöyle cevap vermiştir:

“Bana ulaştığına göre Ibn Sirin (ö. 110/730) bunlarla alışveriş yapmayı hoş görmüyordu; fakat insanlar kullanmaya devam etti ve Medine’de bunu yasaklayan kimse görmedim.”

Ayrıca Abdulmelik b. Mervan’a şu öneri iletilmiştir:

“Bu dirhemler Kur’ân’dan parçalar içeriyor. Yahudiler, Hristiyanlar ve necis kimseler tarafından tutuluyor. Yazıları silsen daha iyi olur.”

Halifenin cevabı ise şudur:

“Diğer milletlerin, ALLAH’ın birliğine ve Nebimizin adına olan inancımızı sildiğimizi söylemesini mi istiyorsunuz?”

Mervânîler, bu itirazların sadece teknik bir mesele olmadığını, doğrudan halifelik otoritesine meydan okuma anlamına geldiğini fark etmişlerdi. Bu konuda geri adım atmak, ulemaya halifenin tüm yasama faaliyetlerini sorgulama kapısını açabilirdi.

Sonuç:

İslam’a giriş şartı olarak bugünün Müslümanlarına dayatılmış olan Kelime-i Şehadet cümlesi, İslam’ın temeli olan Kelime-i Tevhidin yerine geçirilerek, insanlığın oluşumundan itibaren Allah’ımızın kabul ettiği, kendisine koşulsuz teslim olmuş Müslimler ile aramıza neredeyse aşılamaz bir set çekmişlerdir.

(Zümer 45)

 وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِن دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ    

Allah, tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların içlerine sıkıntı basar. Ama Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler.

Bu durumda, eğer İslam teslimiyet demekse, hemen ardından; “Şartsız, aracısız, eklemsiz aidiyet kim içindir?” sorusu gelir. Ki bu soru düşünen her insanın muhatap kılındığı bir sorudur. Eğer cevap olarak kişi “Şartsız, aracısız, eklemsiz aidiyetim ALLAH içindir” diyebiliyorsa ne âlâ…

Yok aralara bir şeyler sokuşturuluyorsa, ahiretin hüsrana dönüşmesi tehlikesinin kaçınılmaz olacağı yeterince açık değil midir!..

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ
 قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِاٰبَٓاءَنَاۜ 
اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ
 شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, bilakis biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?

BAKARA 2:170

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir