İslam’ın beş temel esasından birincisi olduğu öne sürülen (kelime-i tevhidden farklı olarak oluşturulmuş) kelime-i şehadet hakkında yorumların ve yazılanların öncekilerin ayak izini takip eden ve Rabbimizin Kur’an’ımızda açıkladığının hilafına olduğunu düşünüyoruz. Diğer yazılarımızda olduğu gibi dilbilgisi kuralları ile detaylandırılmış bir çalışmanın aksine, bu yazıda DİB meallerinden alıntıladığımız ayet mealleri üzerinden, olabildiğince sadeleştirdiğimiz açıklamaların yeterince anlaşılır olacağını ümit ederiz.
رَبّ kelimesi…
Çoğu Müslüman size bu kelimenin ALLAH kelimesi ile eş anlamlı olduğunu söyleyecektir. Defalarca Kur’an’ımızda kullanılan bu kavram hakkında, Âlimler arasında da tam bir ittifak vardır.
رب ب fiili eğitmek, büyütmek, yetiştirmek anlamına gelir. Türkçemizde de kullandığımız terbiye (تَرْبِيَة ) kelimesi رب ب fiil kökünden türemiş olup eğitim veya yetiştirme demektir. Yine aynı fiil kökünden türeyen murabbi ( مُرَبٍّ ) kelimesi ise “eğitici” veya “yetiştirici” anlamına gelir. Eğitilenin konusu; insan, koyun, sığır, kümes hayvanı, balık, vb olabilir.
ALLAH’ın tek Rab olduğunu söylemek aynı zamanda bize ikram ettiği kitabını öğreten eşsiz eğitici olduğunu da kabul etmektir.
Allah’tan başka bir Rab edinmek, saf küfür ve şirkten ibarettir; bu, Allah’tan başka bir veya birden fazla veli edinmek ve Allah’tan başkasına güvenmek demektir. İlginç olan şu ki, sahte Rablerin (erbab) tabileri; kendi “efendilerinin” dahi cennete gidip gitmeyeceklerinden emin olmamaları gerektiğini yeterince düşünmemektedir. Her şeye rağmen onlar, liderlerini takip ederek kesinlikle cennete girileceğine körü körüne inanmaktadır. Oysaki tüm Müslümanlar Rableri önünde eşittirler. Tek bir öğretmen ve birçok öğrenci…
Aslında öğrenci olması gerekenlerin, rabler (erbablar) (Efendiler/Eğitmenler) değil, Rabbaniyyûn (Rabbe bağlı olanlar) olmaları esastır.
Sahte rabler arasında hiçbir istisna yoktur. Kendilerine yakıştırdıkları unvanları, onların aleyhlerine şahitlik eder! Onlara bakmak ve onları dinlemek, onların sadece Rububiyet’e (Rablik iddiasına) heves ettiklerini, yani Allah’ın adına kendi eşitlerine dini öğretmeye çalıştıklarını anlamak için yeterlidir. Onları dinleyince, Kur’an’ı onlarsız anlamanın imkânsız olduğu izlenimi verilmektedir. Ancak bu, bir yalanın içindeki başka bir yalandır, çünkü Kur’an’ı yalnızca kendilerinin anlayabildiğini iddia ederken, zamanlarını Kur’an dışı başka şeyleri açıklamakla geçirirler. Birbirlerini alıntılarlar ve vakitlerini Kur’an dışı nakledilen anekdotları anlatmakla harcarlar.
İslam ile ilgili konularda yayın yaptığını söyleyen radyo veya televizyonlar da saat başına açıklanan ayetlerin sayısı sayılsa, neredeyse Kur’an’dan hiç bahsetmedikleri görülebilir. Kur’an’ı sahne gösterisine ve veya şarkıcılığa indirgeyen klipler bu sayıya dahil edilmemelidir.
Sahte rablerin kullandığı başka bir dinî unvan olan “kissis” kavramına gelince; kökeni, birinin arkasından dedikodu yapmak anlamına gelen (قِسّ ) kelimesine dayanır. Kisse (قِسّ ) hikâye anlatmak anlamına gelen (قص ) fiilinin aşağılayıcı bir biçimidir.
“Rabbani” Rabb’e atıfta bulunan kişi anlamına gelen bir kelimedir. Bu iki anlam yüklü kelime de zamanla Yahudi ve Hristiyan din adamlarına verilen unvanlara dönüşmüştür.
Kur’an-ı Kerim, olumsuz çağrışımlara sahip “Kissîs” ve “Rabbanî” unvanlarının aksine, “Ahbâr” ve “Rabbanî“leri vahyin tebliğindeki sorumluluklarına dikkat çekerek uyarır.
Bu unvanlar, kendilerini artık “Kitap Ehli” ifadesinde bile tanımlamaktan imtina edinen, İslam’ın sahte erbabları tarafından doğal olarak reddedilmiştir.
Kur’an’ımızın sadece 5:82 ayetinde, “Kissîs” ve “Rabbanî” nin küçük bir bölümünün makul olabileceği ihtimali dile getirilir ve bu ayet, nasara olanlara uygulanır.
Günümüz Hristiyanlığında her şey insan yapımıdır. Rabbimizin gönderdiği nebiler dışlanarak Yahudiliğin reformuna dönüştürülen, gerçek anlamda Ahbar ve Rabbani’lerden bahsedilmeyen bir oluşumdur.
Son olarak, herhangi bir vahiy veya vahiy geleneğine dayanmayan, Şeyh ve İmam unvanları dikkat çekicidir.
Şeyh kelimesi Kur’an’ımızda yaşlı anlamında kullanılmıştır.
Ayetullah (ALLAH’ın ayeti) unvanı, Mevlâna (mevlâmız) unvanı, Yahudilerin kullandığı Rabbî unvanı veya Hristiyanların kullandığı Monseigneur unvanı gibi unvanlardan bahsetmemize gerek yoktur.
Sahte Rabler (erbab); kendilerine boyun eğen takipçilerini yönlendirirken, ortalama bir inanca sahip kişilerden daha yüksek mertebeye ulaşma arzularını, Allah’ın sözleriyle meşrulaştırmak için ne icat edeceklerini şaşırmış bir görüntü vermekteler. Basit sıfatlar(!) ise tek bir din ve İbrahim’in imanı olan anlayıştan farklı öğretilerde farklı dini derecelere dönüştürülmüştür.
Sahte Rablerin (erbab) şaşırtıcı bir özelliği vardır: Kuran’ın ilim ve hikmetten bahsettiği her ayet ile ilgili olarak kendilerini tanıma ve tanıtma yeteneğine sahiptirler. Bu bizimdir ve kitaplarımızdır derler. Ancak ilim ehli hakkında Allah’ımızın serdettiği hiçbir ayet onları öğretmen ve eğitmen olarak konumlandırmamaktadır. Gerçekten hiçbir ayet…
3-79 ayeti, onların rolünün sadece Rabb’e, yani Rabbânîlere atıfta bulunarak Kur’an’ı açıklamakla sınırlı olduğunu belirtir.
Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur; O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.(Kur’an Yolu DİB Meali)
Bazı hadis kaynaklarında, Ebu Hureyre’nin bazı kişilerin yanına giderek onlara, Allah’ın Elçisi’nin kendisine şehadeti (eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden resûlullah) söylemelerini bildirme izni verdiğini söylediği rivayet edilir.
“Ömer (İbn el-Hattab) bunu duyunca, Ebu Hureyre’ye bir yumruk attı, onu yere serdi, boynuna ayağını koydu ve nasıl böyle bir küfrü söylemeye cesaret ettiğini sordu.
Ebu Hureyre bunun bizzat peygamberin tavsiyesi olduğunu yemin ederek söyledi. Kanıt olarak da bu amaçla peygamberin kendisine verdiğini iddia ettiği bir çift deri terliği çıkardı. Ömer, terlikleri tanıdı ve sakinleşti.”
Neyse ki Ebu Hureyre terlikleri yanına almış!.. Böylece Müslümanlar mutlu yaşadılar ve nesiller boyu şehadet getirebildiler. Aksi halde böyle bir şehadet meselesi kendini Müslüman sayanların, gündemine nasıl girerdi!..
Demek ki İslam’ın ilk ve en temel kabul gören şartı böylesi bir pamuk ipliğine bağlıymış!..
Aktarılanlardan dolayı komik olduğu kadar düşündürücü de bulduğumuz için kısaca özetlediğimiz bu ve benzeri rivayetler bazı mahrem kaynaklarda bulunup okunabilir. Bu tür bilgiler zamanında işlevini görmüş ve bugün sorgulamayı dahi aklımıza getiremediğimiz algıların temellendirilmesine vesile olduktan sonra, üzeri örtülerek umumun nazarından silinmiştir…
(Ey Muhammed!) Mûsâ’ya o emri verdiğimiz zaman sen (vadinin) batı tarafında değildin. (O olayı) görenlerden de değildin.
Ayette Rabbimiz açıkça nebimize (ve bizlere); Musa’nın emri aldığına veya Musa’nın Allah’ın elçisi olduğuna, o an orada bulunmadığından dolayı şahitlik edemeyeceğini söylüyor.
Oysa yüz milyonlarca Müslüman, bir grup insan arasında tanımaları imkânsız olan nebimiz Muhammed (as) ’in kitabı aldığına şahitlik olduklarını beyan ediyorlar!..
İnanan ve Mü’min olduğu kabul edilen kişilerin vasıflarından olduğu halde, makale vb yazılarda her nedense pek bahsedilmeyen sıfatların sıralandığı şu ayetleri hatırlayalım:
Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de (buna) şahitlik ederler.Ve şahit olarak Allah kâfîdir.
Rabbimizin, şahit olarak kendisin yettiği ve bir başkasının şahitliğe ihtiyaç duymadığı daha başka nasıl ifade edilmelidir?
Allah, şahit olarak yeter demek = Allah sizin ve başkasının şahitliğinize ihtiyaç duymaz demektir
Buna rağmen ısrarla şahitlik etmek isteyenler olursa; Mahkeme-i Kübra’da anlamlı bulunmayacağı ve kabul edilmeyeceği Allah cc tarafından beyan edilmiş olan şehadetlerini, dilediklerince tekrarlayabilirler.
(Ey Muhammed!) Münafıklar sana geldiklerinde, “Senin, elbette Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz” derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder.
Rabbimizin ikramı olan bu (63-1) ayeti; özellikle önceki ayetlerle birlikte iyi okunmalı, Allah’ın nezdinde şahitliğin ne anlama geldiğini her zihin, kendi içinde tartışmalı ve anlamalıdır.
Kur’an’da “şehadet” kelimesinin incelenmesi şunu kesin olarak gösteriyor ki, asıl şahit Allah’ tır.
De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: «Ben buna şahitlik etmem.» «O ancak bir tek Allah’tır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım» de
Bunlarla birlikte, Rabbimizin elçisinin görevinin yalnızca mesajı iletmek olduğu ile ilgili ayetler de bilgi dağarcığına eklenmelidir.
And olsun, dileseydik biz sana vahy ettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık; sonra bu konuda bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.
Kavmi, Rabbimizin sözünü terk edip, olayları görmemiş insanların sonsuz sayıda şahitliklerini içeren kitapların peşine düşmüştür. Üstelik bu tanıklıkları anlatan kişiler, ne bu olayları ne de tanıkları bizzat görmüştür!.. İşte Allah’ın kelamını, doğrulanması mümkün olmayan söylentilere ve şahitliklere değiştirip aldıkları şey budur.
Genel olarak sorulduğunda, gelen nebilerin hepsi eşit addedilip, ayrım yapılması kabul edilmez. Gerçekte ise Nebiler ve ümmetleri üzerinden keskin ayrımların yapıldığı ve statü farkları ileri sürüldüğü açıktır.
Allah’a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”
De ki: “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz O’na teslim olanlarız.”
İster isteyelim ister istemeyelim, Ebu Hureyre’nin şehadeti, İslam’ı Muhammed ismiyle “ilişkilendirir” ve İslam’ı getirenin o olduğunu varsaydırır. Zaten bu yüzden Müslümanlar İslam’ın ne Yahudilik ne de Hristiyanlık olduğunu söyleyerek onları başka dinler olarak konumlandırırlar.
Kulağa garip gelse de Kur’an hiçbir zaman İslam’ın Muhammed’in dini olduğunu söylemez. (Bkz. 3:79) O sadece elçilerden biridir! Kur’an bunun yerine “Millete İbrahim” (İbrahim’ in inancı) ifadesini tercih eder.
Göklerdeki ve yerdeki herkes ister istemez O’na boyun eğmişken ve O’na döndürülüp götürülecekken onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?
Kur’an’da; Yahudi, Nasara, Sabii kelimeleri geçse de “Yahudilik” ve “Hristiyanlık” kelimeleri geçmez ve bu din olarak adlandırılanlar Kur’an’da yoktur. Bunlar sadece kendilerine kitap verilen toplulukların oluşturdukları “İslami Fırkalar” veya mezheplerdir.
İbrâhim ne Yahudi ne Hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allah’a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi.
Ayet, İbrahim’in Yahudi ya da Hıristiyan olmadığını bir “Müslim” olduğunu söylüyor.
Eğer İslam adında bir dinin gelişinden önce Allah’ımızın meşru kabul ettiği Yahudilik ve Hristiyanlık adında dinler olsaydı, bu sefer İbrahim (as) nasıl Müslim olabilirdi?..
Bu durumda; “Neden İbrahim, Musa gibi Yahudi ya da İsa gibi Hıristiyan değil?” sorusunun cevabı aslında “Ne Musa Yahudi ne de İsa Hıristiyan değildir” demektir.
Aynı durum İshak, İsmail, Yakup, Esbat (Yahudi kabileleri olarak adlandırılan) ve gelmiş tüm elçiler için de geçerlidir.
Dolayısıyla İslam, Muhammed (as)’in getirdiği yeni bir din değildir.
Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip ne güzel yardımcıdır!
Gerçekte Muhammed (as) sadece bir mesaj iletti. O mesaj İslam’dır. Yani Muhammed, yeni bir din getirmedi. Allah, kendisinin onun bize karşı şahitlik etmesini istiyor; çünkü sarılmamız gereken yalnızca Allah’ımızın mesajıdır. Allah dileseydi başka bir elçi seçerdi ve Muhammed, eğer Allah’ın sözlerine kendi sözlerini ekleseydi ya da başka bir kitap getirseydi, ağır bir şekilde cezalandırılırdı. (İsra 17:73–75; Hakka 69:44–47) Hatta Allah’ın helal kıldığı bir şeyi kendi başına haram kılması ona kesinlikle yasaktır. (Tahrim 66:1)
Kur’an’ın gerçeği böyleyken, görünüşe göre bazı kişiler Allah adına kitaplar yazmak için sanki özel izin almış gibi davranıyorlar. Oysa ayet dikkatlice okunduğunda; Rabbimiz İbrahim (as) üzerinden, ondan önceki Müslim olanların ve sonraki ümmetlerin arasında olması gereken bağı vurguluyor.
(أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ) onların iddialarının tam tersine bizim atamız, bizim babamız İbrahimdir.
Muhammed’i hiç tanımamış ancak Allah’a teslim olmuş Müslim’ler arasında, farklı zamanlarda gelmiş nebiler ve ilettikleri mesajı kabul eden, sayısını bilmediğimiz inananlar vardır.
Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: “Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.” Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.
Açık ve net olarak: Allah’a ait olan İslam, Muhammed’in getirdiği yeni bir din değildir. O, yalnızca Allah’a ait olan ve tüm nebilerin tabi olduğu İslam’dır…
Bu yüzden bir müşrik için, sadece Allah’ı takip etmek neredeyse imkânsızdır (كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ). Yalnızca Allah demek, onlar için imkânsızdır. Allah’ın yanında; Musa’ya, İsa’ya, Muhammed’e ya da başka bir şeye tutunmak onlar için vazgeçilmezdir.
Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar.
Ona “köşke gir” denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür” dedi. Belkıs, “Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi.
Eğer bu yaklaşım kat-i bir iman ikrarına benzemiyorsa, daha neyi anlamamız gerekir?
Ne İbrahim as ne de Süleyman (as)ın yanındaki hanımefendi, bu emre “Kelime-i Şehadet” ile cevap vermedi! Hiç kimse de onlara müslim olduklarına dair yazılı bir belge vermedi.
Sadece teslim olduklarını söylediler…
Bu ifade Kur’an’da birçok kez tekrar edilir. (Âl-i İmrân 3:20; En’âm 6:71; Mü’min 40:66; Bakara 2:133)
Bir başka ifade de: “Eslemtu vechiy (yüzümü/tüm benliğimi) li Rabbi’l-âlemîn” şu ayetlerde geçer: Bakara 2:128, 2:133, 2:136; Âl-i İmrân 3:84).
İbrahim (as) bu emre, “Kelime-i Şehadet” ile cevap vermedi!..
Kelime-i şehadetin İslam’ın beş şartının ilki olduğunun kabul edilmesi halinde İbrahim as den önceki ve sonraki nebiler İslam nebileri olduğu ve Muhammed as den önce geldikleri için nasıl kelime-i şehadet söyledikleri sorusuna cevap verilemeyeceğinden, nebilerin Müslüman olduklarını nasıl söyleyebiliriz!..
Hatta şii söylemi ile baktığınızda “ve Ali veliyullah” eklemesi konusu var ki!..
Bu ifade sorumuzu daha cevap verilemez hale getirmektedir. Oluşturulan bu kelime-i şehadet söylemleri olarak gerek şii veya gerekse sunni akımlarda geçen ifadeler, Kur’an’ımızda olmamasına rağmen nasıl oluşturuldu?
Hicrî sekizinci on yılın başlarında / Milâdî 690’larda İslam dünyasında birden fazla şehâdet versiyonunun veya iman ifadesinin, iman tanımının olduğunu görebiliriz.
Mısır coğrafyasında bulunan Asvan şehrinde bölgedeki Hristiyan nüfusa karşı azınlık durumda olan Müslüman topluluğa mensup Müslüman bir hanıma ait mezar taşında, iman tanımının yazılı olduğu tespit edilmiştir. Birinci ve ikinci / yedinci veya sekizinci yüzyıllara ait erken dönemde bulunan mezar taşlarında iman tanımına atıfların metnin ortasında veya sonuna yakın yerlerde bulunduğu fakat dördüncü / onuncu yüzyıla gelindiğinde iman tanımlarının yazılı metinlerin başına yakın bir yerde yer almaya başladığını tespit edilebilir.
1932 yılında, Mısır İslami mezar yazıtları üzerine yaptığı çalışmalarla ve Mekke’deki taş yazıtlarına dair bir ciltle uluslararası akademik ün kazanan Mısırlı araştırmacı Hassan El-Hawary, “Hicrî 71 (Milâdî 691) Tarihli Bilinen En Eski İkinci İslamî Anıt” (“The Second Oldest Islamic Monument Known Dated A.H. 71 (A.D. 691)) başlıklı bir makale yayınladı.
Mezar taşında kabirde olan kişinin isminin “ عباسة ” (Abbasa) ve Cureyc in oğlu Sened in kızı olduğunu 5-6 satırlarda okuyabiliriz. 8 ila 10. satırlarda kendisinin 14 zilkade 71 yani miladi 21 Nisan 691 tarihinde vefat ettiğini öğreniyoruz. 2 ve 3. satırlarda kendisinin ehli İslam’a aidiyeti yazılıdır. Bilinen en eski ikinci Müslüman mezar taşında herhangi bir ayet yazılı değildir.
Abbasa’ nın mezar taşında iman ikrarı veya iman ifadesi 11-14 satırlarında
هي تشهد : لا اله الا الله وحده لا شريك له وان محمدا عبده و رسوله
Olarak yazılıdır, günümüzde kullanılan şehadet ifadesinde “ وحده ” (vahdehu) kelimesinin kullanılması Müslümanların tavizsiz tevhid anlayışını vurgulamaktadır. İkinci farklı unsur
“ لا شريك له ” (la şeriyke lehu) ifadesidir. 71 / 691 yılında Mısır da Müslümanların çok küçük bir azınlık olduğunu göz önüne aldığımızda bu ifade Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında temel farkı, teslis inancı anlayışının reddedilmesi “ لا شريك له ” (la şeriyke lehu) ifadesi ile özetlenmiştir.
Üçüncü farklı unsur ise Muhammed (as) yapılan atıfta hem ALLAH’ın kulu hem de elçisi olduğunu belirten birleşik bir ifade içinde geçer:
محمدا عبده و رسوله
İslam’ın ilk yüzyılında iman ifadesi veya iman ikrarı olan bu ifade, zamanla mezar taşlarında yazılması kalıplaşmış bir unsur haline gelmesine rağmen muhtemelen Fatimi’ler döneminde sona ermiştir.
1970’lerden bu yana yoğun tartışmalara neden olan İslam teolojisi ve imparatorluk fikri, Helenistik-Roma-İran temelleri üzerine ve Hristiyanlık, Yahudilik, Maniheistlik, Neo Platon ve Zerdüştlük fikirleri karşısında nasıl geliştiği sorusu, erken İslam dönemine ait Arapça kaynakların az olması ve araştırmalar yapılmaması nedeni ile farklı görüşlere yol açmıştır.
Orta çağ İslam kaynaklarında imparatorluk veya devlet ile ilgili açık bir ifade yoktur. “Daru’s Selam” İslam topraklarını ifade etmek için kullanılırken “Dar ul Harb” İslam topraklarının dışını ifade ederdi. Erken İslam’ın “imparatorluk” gibi bir ifadeye ihtiyaç duymaması kendisini evrensel görmesinden kaynakladığını savunan görüş, Kur’an evrensel bir kitap olup belirli bir toplum veya sadece Müslüman toplumu için değil tüm insanlığa ait olduğu için doğrudur.
Erken İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri, Abdulmelik b. Mervan dönemidir (yaklaşık 692) ve Nebimiz Muhammed (as)’in 632’de vefat ettiğini kabul edersek, bu tarih yaklaşık 50 yıl sonrasına, dört halife döneminden sonraya denk gelir. Araştırmalara epigrafik veriler eklendiğinde kullanılan erken dönem İslam sikkeleri, imparatorluğun doğuş dönemine ait İspanya’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bir coğrafyayı kapsayan sürekli ve bağımsız birincil kaynaklar olduklarından üzerlerindeki görsel ve yazılı mesajlar daha da önem kazanır.
Mısır bölgesinde var olan iman tarifi veya ifadesi Kudüs bölgesinde bulunan iman tarifi ile farklılık göstermektedir.
Abasa’nın mezar taşıyla çağdaş olan bir başka şehadet tanımlaması, Kudüs’de camiden ziyade sekizgen bir planla anıtsal yapı olarak inşa edilen Kubbetü’s Sahra’nın dış cephelerinde bulunan yazıtlardır.
Milwright-M-–-The-Dome-of-the-Rock kitabından alınmıştır.
Milwright-M-–-The-Dome-of-the-Rock kitabından alınmıştır. Sayfa 67
691–692’de Mervanîler Irak’ı yeniden ele geçirdi ve 692’de Mekke’de Abdullah b. Zübeyr’in hilafetine son verdi. Ancak Haricî hareket İran’ın büyük kısmında etkisini sürdürüyordu.Bu süreçte Abdülmelik b. Mervan ve doğu valisi Haccac b. Yusuf’un reformları iki amaca hizmet etti: Zübeyrî hareketi sisteme entegre etmek ve Haricî meydan okumaya karşı güçlü bir ideolojik cevap vermek. Bu dönemde bağımsız bir İslami evrensel imparatorluk fikri açık şekilde ortaya çıktı.
Mekke bu ideolojiyi temsil etmek için yeterince kontrol edilebilir olmadığından, Abdulmelik b. Mervan Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’yı inşa etti. Bu yapının içinde de şehadet ifadeleri yer alır. Kudüs’ün seçilmesi, İslam devlet dinini Yahudilik ve Hristiyanlık geleneğiyle ilişkilendirirken aynı zamanda dönemin dünyasının merkezine yerleştirmiştir.
Kubbetü’s Sahra’nın dış revaklarındaki yazıtlar işaretlerle belirlenmiş altı bölüme ayrılır, bunların beş tanesinde kullanılan ifadeler birbirlerine çok benzerler ve hepsi de بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm” ifadesi ile başlar. Besmele ile başlamayan altıncı bölüm ise yapının banisi olan Abdulmelik b. Mervan’a atıfta bulunur.
Dış revaktaki paralel metinler Suriye bölgesinde kullanılan iman ikrarı şeklini oluşturur. بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ “Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm” ifadesi ile başlayan beş farklı yazıların tamamında لا اله الا الله وحده (lâ ilahe illahü vahdehu) ifadesi gelmektedir. Bu ifadelerin dört tanesi ise لا شريك له (la şerikeleh) şeklinde devam eder. İki tane bölümde ise; لا شريك له ifadesini محمد رسول الله (Muhammed Resul Allah) sözleri takip ederken, besmele ile başlayan diğer üç bölümde محمد رسول الله ifadesi لا شريك له ifadesinden Kur’ an ayetleri veya farklı İslami ifadeler ile ayrılmıştır. Suriye bölgesinde kullanılan “iman ikrarı” şu şekilde tanımlanmaktadır:
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لا اله الا الله وحده لا شريك له محمد رسول الله
Suriye bölgesine has kullanılan iman ifadesi Mısır bölgesinde kullanılan iman ifadesinden iki yönden farklıdır. Birincisi besmelenin diğer ifadelerle fiziksel olarak bitişik olmasına rağmen Asyan da bulunan mezar taşında bu ifadeler birçok satır metinle ayrılmıştır. İkinci fark ise; Mısır bölgesinde bulunan mezar taşındaki daha karmaşık ifade yerine, bizim için tanıdık olan محمد رسول الله “Muhammedun Rasulullah” ifadesiyle sona ermesidir. Müslümanların Suriye nüfusunu oluşturan Hristiyanlardan nasıl ayrıldığını bir kere daha vurgulayan لا شريك له (la şerike leh) ifadesi dahil edilmiştir.
Suriye bölgesi iman beyanı için ikinci bir kaynak da;ʿKudüs ü başkent Şam a bağlayan ve Filistin kıyısından Kudüs e uzanan yol güzergahı üzerinde bulunan mil taşlarıdır. Yol tabelaları olarak kabul edebileceğimiz bazalt taşından yapılmış; üzerinde Kudüs’e olan mesafe, yol çalışmasının türü, sorumlu kişi, halifenin adı ve tarih gibi bilgilerin yer aldığı mil taşlarıdır. Şimdiye kadar hicrî 73 (692) ile 85 (704) arasında tarihlenen sekiz taş bulunmuştur.
Mil taşında uzaklığın belirtildiği şehir, Muhammed as den önce yaşamı boyunca ve daha sonraki senelerde de aynı adla anılan, bugün ise Kudüs olarak adlandırılan İliya şehridir
Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere karşı (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.
Kur anımızın Al-i İmran 75. ayetinde dinar kelimesi geçmektedir. Dinar Roma İmparatorluğu’nun para birimidir. Ayetten bu para biriminin Nebimiz zamanında da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ekonomik işlemler Roma dinarıyla, Nebimiz hayatta iken üzerinde İmparator Herakliyus ve oğlu Konstantin in tasvirlerinin olduğu Bizans sikkeleri ile yapıldı. Nebimizin yaşadığı süre içerisinde Hicaz da sikke basıldığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Hatta Bizans’ın Suriye’deki egemenliğini sonlandıran 636’daki Yermuk Savaşı’ndan sonra bile Bizans sikkelerinin kullanımı Abdulmelik b. Mervan reformlarına kadar devam etti.
Kullanılan sikkeler ve ön ve arka yüz şekillerinin yıllar içerisinde incelenmesi konumuzun dışında olduğu ve yazıyı uzatacağı için bahsetmemekteyiz. Ancak konunun yazılı ve görsel olarak çeşitli kaynaklardan incelenmesini tavsiye ederiz.
Emevîler döneminde üç büyük ekonomik ve parasal dolaşım bölgesi fethedilmiş ve bu bölgelerin mali ve parasal organizasyonları devralınmıştır:
Merkezde eski Bizans İmparatorluğu toprakları
Doğuda Sasani İmparatorluğu
Batıda Germen Kuzey Afrika ve İspanya
Nümismatik veya sikkecilik kanıtlarından görülen Doğu İslam topraklarında dolaşımda olan farklı bir iman ifadesi daha mevcuttur. Kökeni Irak olan bu iman şekli 72 / 692 yıllarında Suriye’ye girmiştir. Bunun iyi bir örneği Abdulmelik b. Mervan tarafından Dımeşk de bastırılan paralarda görülür. Bu sikkeler ön yüzünde Herakleios ile oğulları, Herakleios tasvirleri ve arka yüzünde dört basamaklı bir kaide üzerinde haçı ve Konstantinopolus darphanesinin adını taşıyan daha eski Bizans sikkelerini taklit eder. Abdulmelik b. Mervan bazı sembolleri (örneğin haçı) kaldırmış, ancak sikkelerin piyasada kabul görmesi için genel düzeni korumuştur. Bizim açımızdan önemli olan, arka yüzde saat yönünde yazılmış Arapça kenar yazısıdır. Bu yazı şu şekildedir:
بِسْمِ اللّهِ لا اله الا الله وحده محمد رسول الله
Bu yorum diğer iki “iman ikrarı” şeklinden birkaç açıdan farklıdır. Açılış ifadesi بِسْمِ اللّهِ olarak kısaltılmıştır. Bu durum, sikkede tam besmeleyi yazacak yer olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Daha önemli fark ise, Suriye ve Mısır versiyonlarının aksine Doğu metnindeلا شريك له ifadesinin bulunmamasıdır. Başka bir deyişle, her üç ifade de ALLAH’ın birliğini ve Muhammed’in nebiliğini vurgularken, Doğu bölgesi “iman ikrarı” özellikle teslis karşıtı bir ifade içermez. Muhtemelen Irak gibi Şam beldesinin doğusundaki Müslüman topraklarda Hristiyanlar birçok dini topluluktan yalnızca biriydi ve bu bölgeleri yönetenlerin sikkeler üzerinde onları özellikle hedef alması için bir neden yoktu.
Maddi kanıtı bulunan son “iman ikrarı” versiyonuda, Halife Abdulmelik b. Mervan’ın emriyle 77/697 ve 78/698 yıllarında basılan, tamamen yazı temelli (epigrafik) yeni tip altın dinar ve gümüş dirhemlerde görülür. Nümismatikte hükümdarın iletmek istediği en önemli mesaj sikkenin merkezine yerleştirilir. Bu dinar ve dirhemlerin bir yüzünün merkezinde şu ifade yer alır: لا اله الا الله وحده لا شريك له (La İlahe İllallahu Vahdehu La şerike leh)
Kubbetü’s-Sahra yazıtlarında veya 72/692 tarihli sikkelerde görülenin aksine, bu versiyonun başında “ بِسْمِ اللّهِ ” ya da tam besmele yoktur. Halifenin, bu yeni sikkelerde vermek istediği mesajın Allah’ın birliği olduğu görülür.
Arka yüz merkezinde ise daha güçlü bir mesaj vardır: Abdulmelik b. Mervan ilk kez Kur’an ayetlerini sikkelerde kullanmıştır. Burada yer alan ayet İhlâs Suresi’dir. Bu sure Allah’ın birliğini vurgular ve Teslisi reddeder.
Hâricî isyanlarının 77–78/696–8 yıllarında bastırılmasından sonra sikke tasarımı köklü biçimde değişmiştir. Değerli metal sikkeler anonim hale gelmiş, ikonografik tasvirler tamamen terk edilmiştir. Bu durum, Helenistik sikke geleneğinden tarihsel bir kopuş anlamına gelir. İslam imparatorluğu nihayet kendine özgü sembolik temsil biçimini bulmuştur.
Dirhemlerde sure tam yer alırken, dinarlarda yer darlığı nedeniyle kısaltılmıştır. Ancak sure kısa ve yaygın bilindiği için eksik kısım okuyucu tarafından tamamlanabiliyordu.
Kenar yazılarında da önemli bir yenilik vardır: yazı artık saat yönünde değil, ters yönde (saat yönünün tersine) okunur. Bu da okuyucuyu metni gerçekten okumaya zorlar.
Kenar yazılarında şu ifade yer alır: “Allah, onu (Muhammed’i) hidayet ve hak din ile gönderdi ki onu bütün dinlere üstün kılsın…”
Devamı: “…müşrikler hoşlanmasa da.”
Buradaki “müşrikler” ifadesi bağlam gereği Hristiyanlara işaret eder; çünkü daha önce kullanılan “lâ şerîke lehû” ile aynı kökten gelir.
Bu yeni sikkelerle birlikte halifenin adı, unvanı ve tasviri tamamen ortadan kalkmıştır. Önceki sikkelerdeki siyasi meşruiyet vurgusu yerini doğrudan teolojik bir mesaja bırakmıştır.
Artık hedef Bizans’tır. Mesaj açıktır: İslam, Hristiyanlığa (dolayısıyla Bizans’a) üstündür.
Bazı Müslümanlar ve özellikle Medine bölgesinde yaşayanlar için Kur’an’a ve dolayısıyla onun ayetlerine temas ederken temizlik meselesi son derece önemliydi. Artık bu ayetler herkesin eline alabileceği ve her yere—tuvalet gibi temiz olmayan mekânlar dâhil—götürebileceği metal parçaların üzerine kazınmıştı. Arap kaynaklarında bu yeni sikkeye yönelik muhalefete dair farklı rivayetler vardır; ancak El-Makrîzî (ö. 845/1441) tarafından aktarılan şu pasaj tartışmanın tonunu iyi yansıtır:
“Haccâc beyaz dirhemler bastı ve üzerine ‘De ki: O Allah birdir’ yazdırdı. Bunun üzerine Kur’ân okuyucuları şöyle dedi: ‘Allah onu kahretsin! İnsanlara ne büyük bir kötülük yaptı! Bu para artık necis kimseler ve hayızlı kadınlar tarafından tutuluyor!’ Daha önce dirhemlerin yazıları eski Farsça idi… Bu yüzden bu dirhemler ‘mekrûh’ diye adlandırıldı.”
Malik bin Enes’ e (ö. 179/795) bu yeni sikkeler sorulduğunda ise şöyle cevap vermiştir:
“Bana ulaştığına göre Ibn Sirin (ö. 110/730) bunlarla alışveriş yapmayı hoş görmüyordu; fakat insanlar kullanmaya devam etti ve Medine’de bunu yasaklayan kimse görmedim.”
Ayrıca Abdulmelik b. Mervan’a şu öneri iletilmiştir:
“Bu dirhemler Kur’ân’dan parçalar içeriyor. Yahudiler, Hristiyanlar ve necis kimseler tarafından tutuluyor. Yazıları silsen daha iyi olur.”
Halifenin cevabı ise şudur:
“Diğer milletlerin, ALLAH’ın birliğine ve Nebimizin adına olan inancımızı sildiğimizi söylemesini mi istiyorsunuz?”
Mervânîler, bu itirazların sadece teknik bir mesele olmadığını, doğrudan halifelik otoritesine meydan okuma anlamına geldiğini fark etmişlerdi. Bu konuda geri adım atmak, ulemaya halifenin tüm yasama faaliyetlerini sorgulama kapısını açabilirdi.
Sonuç:
İslam’a giriş şartı olarak bugünün Müslümanlarına dayatılmış olan Kelime-i Şehadet cümlesi, İslam’ın temeli olan Kelime-i Tevhidin yerine geçirilerek, insanlığın oluşumundan itibaren Allah’ımızın kabul ettiği, kendisine koşulsuz teslim olmuş Müslimler ile aramıza neredeyse aşılamaz bir set çekmişlerdir.
Allah, tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların içlerine sıkıntı basar. Ama Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler.
Bu durumda, eğer İslam teslimiyet demekse, hemen ardından; “Şartsız, aracısız, eklemsiz aidiyet kim içindir?” sorusu gelir. Ki bu soru düşünen her insanın muhatap kılındığı bir sorudur. Eğer cevap olarak kişi “Şartsız, aracısız, eklemsiz aidiyetim ALLAH içindir” diyebiliyorsa ne âlâ…
Yok aralara bir şeyler sokuşturuluyorsa, ahiretin hüsrana dönüşmesi tehlikesinin kaçınılmaz olacağı yeterince açık değil midir!..
İslam adının; parçalanmış, belli bir zaman ve bölgeye has, oluşturulmuş bir ritüeller dizisinin adı olduğunu düşünenler tamamen yanılmaktadır. İslam kelimesinin Arapça kök sözcüğü “سلم (s-l-m)”dir.
Bu kök; bilinen, kabul edilen, takdir edilen, basamaklar dizisi, merdiven, tırmanmak için kullanılan bir merdiven, yükseliş yolu, yükselme yeri ve basamaklı çıkış anlamlarını ifade eder. Güvenilir herhangi bir Arapça sözlükte “سلم” kelimesine bakıldığında, genel Arapça kullanımındaki karşılığının “merdiven” anlamına geldiği görülür.
Buna rağmen Müslüman âlimler bu kelimeyi “barış” anlamında tercüme etmişlerdir. Ancak “سلم” ve türevlerini “barış” anlamına uyduramadıkları yerlerde, başka bir seçenekleri de kalmadığı için kelimenin asıl genel anlamı olan “merdiven” ve “basamak” şeklinde çevirmek zorunda kalmışlardır.
Bu durum En‘âm 6:35 ayetinin çevirisinde açıkça görülür:
Bu şekilde İslam kelimesine “barış” anlamına gelecek şekilde çarpıtarak mana vermek; tüm dünyada Müslümanların “terörist” olarak yaftalanmasına vesile olmuş, onların haklı mücadeleleri dahi olumsuzlanarak, İslam kavramı terör ile eşleştirilmiştir…
İslam aynı zamanda; ülkemizde olduğu gibi dünyada da irtica yani geriye gitme gericilik olarak da yaftalanır. Oysaki, İslam’ın gözlerden kaçırılmış olan; iyi olana doğru fıtrî olarak meşru dairede basamak basamak yükselme manası, din yaftalı tüm önyargılardan ayrışarak insanlığı peşinden sürükleme potansiyeline sahip, kapsayıcı bir anlayıştır.
Bu bağlamda, günümüzde ayrıştırıcı anlayışa evrilmiş İslam algısı henüz ortada yokken, Hz. İbrahim’e neden “Müslim” denildiği sorusunun cevabı açıktır. Kur’an’da geçen Müslim, herhangi bir dine mensup olan kişi değildir. O sadece Allah’ı ve onun öğretisini kabul eden kimsedir. “Müslim” (مسلم) kelimesi, “سلم” kökünden türemiş etken bir ortaç (ism-i fail) olup; kabul, benimseme, insanı hedefe huzur ve güven içinde ulaştıran basamak/merdiven, yolunu kabul etme anlamını taşır.
Günümüzde kullanılan “Müslüman” terimi ise İslam dininin ya da Muhammedî dinin mensuplarını ifade eder. Bu terim, Kur’an’ın indirildiği kabul edilen dönemden yaklaşık dört nesil sonra, MS 7. yüzyılın ortaları ve MS 8. yüzyılda ortaya çıkmıştır ve Kur’an’da geçen, “kabul edici” anlamındaki “Müslim” kelimesiyle bir ilgisi yoktur. Bugünkü Müslüman; belirli otoriteler tarafından, kimi ritüeller üzerine bina edilmiş bir dinin mensubudur. Kur’an’daki Müslim ise ALLAH’ı ve sadece O’na ait kuralları kabul etmenin dışında hiçbir dine teslim olmaz.
Âl-i İmrân 3:83 ayetinde geçen “أَسْلَمَ” (esleme) kelimesi emir niteliği taşıyan bir fiil ismi olup, “اَكْبَر” (ekber) gibi ism-i tafdîl (karşılaştırma ve üstünlük bildiren isim/sıfat)olarak da bilinir.
Dolayısıyla 3:83 ayetindeki “أَسْلَمَ” (Aslam), “دِينِ اللّهِ” (dînullâh) yani Allah’ın yolu / Allah’ın programı / Allah’ın anayasası, düzeni, koruması veya sığınağınıkabul etme ve benimseme anlamına gelir. Bu kabul, göklerde ve yerde bulunan her şey için geçerlidir. Varlıkların isteyerek ya da istemeyerek gibi bir seçeneği yoktur. Diğer bir deyişle; göklerde ve yerde bulunan her şey, fıtrat gereği Allah’ın düzeninin içindedir.[1] “Eslem” ya da “Müslim”dir. Evrendeki her şeyin varlığını sürdürmesi, Allah’ın programına uymaya bağlıdır. Bu program Dîn’in ta kendisidir. Bu Dîn’e uyanlara Müslimler denir.
Aynı “Din” kelimesi Âli İmran 3:19 ayetinde “إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ” olarak “İslam” diye adlandırılır ve bu, Rabbimizin sabitlenmişprogramını, anayasasını, düzenlemesini veya belirlenmiş yolunu kabul etmek, onunla uyum içinde olmak ya da ona teslim olmakanlamından başka bir şey değildir.
Bakara 2:132 ayeti, Hz. İbrahim ve Hz. Yakub’un soylarına, ancak Müslimler olarak can vermeleri yönündeki öğütlerini aktarır. O dönemde, bugünkü genel kabul gören anlamıyla İslam dini ve ona mensup Müslümanlar mevcut değildi. Bu Nebîler, soylarına isim olarak “Müslüman” olmalarını değil, Allah’ın buyruklarını kabul eden ve Allah’ın Fıtrat’ına itaat eden kimseler olmalarını öğütlemişlerdir.
Bakara 2:133 ayeti de Hz. Yakub, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. İshak’ın ortak beyanını aktarır:
Bu ifade, Allah’ın düzenini, yolunu ve anayasasını kabul etmek anlamına gelir.
Bakara 2:128 ayeti, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in Müslimler olma yönündeki duasını aktarır. Muhammedî din henüz mevcut değilken Müslimler vardı; bunlar Allah’ın Fıtratını (Anayasasını) kabul eden kimselerdi. Kur’an’da, Allah’ın düzenlemelerini her çağda kabul edenler için “Müslimler” kelimesi kullanılır ve bu kullanım belirli bir dinin takipçilerini ifade etmez. Kur’an’a göre Müslim; Allah’ın düzenini, nizamını, ahdini, anayasasını ve yolunu kabul edip uygulanması için mücadele eden kişidir. Dolayısıyla Müslimler, “Bugünkü İslam Anlayışı” nın tesis edilmesinden önce de mevcuttu.
Bu sebeple “Müslimler” kelimesi, MS 7. ve 8. yüzyıllarda ortaya çıkmış bir terim olarak değil, Kur’an’daki anlamıyla Allah’ın düzenini kabul eden kimseler için kullanılan bir kavram olarak ele alınmalıdır.
8. yüzyıl boyunca Arapça “سَلَام” kelimesi, siyasi ve askerî amaçlarla “barış” anlamına dönüştürülmüş, bu süreçte Allah’ın öğretisinin adı olan “İslam” kavramı, nesnelleştirilip dönüştürülerek “Barış Dini” olarak sunulmuş ve devlet otoriteleri tarafından da yaygınlaştırılmıştır. Bugünkü İslam anlayışının, Muhammed (as) döneminden önce ya da kendi döneminde var olduğuna dair güvenilir bir tarihsel kanıt bulunmamaktadır. İslam tarihi, Nebî’mizin rivayet edilen vefatından yaklaşık dört nesil sonra, 8. ve 9. yüzyıllarda, geriye dönük olarak kaleme alınmıştır. Bu süreci meşrulaştırmak için geniş bir literatür üretilmiş, Allah’ın mesajı geri plana itilerek anlatı Muhammed merkezli bir şahsiyet kültü etrafında şekillendirilmiştir. Oysa güvenilir tarih, olayları bizzat gözlemleyen çağdaş ve bağımsız yazarlar tarafından yazılandır.
Yaklaşık 5.000 yıllık kayıtlı tarih, Çin yazılarının 7.000–8.000 yıllık olduğu yönündeki tartışmalı görüşler ve Mezolitik Çağ’a (Orta Taş Devri) ait 10.000 yıllık yazıların varlığı—ki bu dönem Paleolitik (Eski Taş Devri) ile Neolitik (Yeni Taş Devri) arasında yer alır— daha eski yazılı belgeler ve arkeolojik bulgular mevcutken, Nebî’mizin döneminden itibaren İslam dinine dair neden bağımsız ve belgelenmiş bir tarih bulunmadığı sorusu, İslam Tarihçilerine yeni araştırma alanlarını açmaktadır. Bu soru bizi, günümüzde algılanan İslam dini ile ilgili biçimlendirmelerin ne zaman ve kimler tarafından oluşturulduğunu ortaya çıkarmaya yöneltmektedir.
Buna göre “سَلَامٌ” (selâm) ve “اسلام” (İslam) kelimelerinin anlamları; özgürlük hâli, uyum, yükselme, basamak, dostluk, onur, itidal, hoşnutluk, kolaylık, güvence, denge, eşitlik, ölçülülük, özdenetim, istikrar, sükûnet, güven, ahenk, anlayış, birliktelik, uyumluluk, mutabakat, uzlaşı, nezaket, uyum içinde hareket etme, dostane ilişkiler, rahatlama, ferahlık, konfor, keyif, refah, serbest zaman, tatmin, memnuniyet, mutluluk, dinginlik, zorluk yokluğu, selamlama, esenlik dileme, aynı düşüncede olma, empati ve iyi niyeti kapsar.
Buna karşın âlimler ve onların literatürü, Farsça “سلام” kelimesini “barış” anlamında kullanmış, bu yanlış anlamı sözlüklere ve Kur’an çevirilerine kadar giydirilmiştir.
Bu nedenle Kur’an’daki “أمن ” kökünden gelen kelimeler “emniyet ve barış” anlamında değerlendirilmemiş, barış kavramı hatalı biçimde “selâm” ile özdeşleştirilmiştir…
الم (elif lam mim) kelimesi bakara suresinin ilk ayetidir. Yirmi dokuz surenin başlangıcında yer alan ve huruf-u mukattaa veya huruf-i mukattaa olarak tanımlanmış bu şekiller farklı yorumlar ile açıklanma çabası içine girilmiştir. Huruf-u mukattaa veya Huruf-i mukattaa üzerinde yapılan makale veya yazıları okuduğunuzda gözden kaçan, bu tanımı veya ifadeyi kimin tespit ettiği ve tanımladığıdır. Kur’an’ımızda böyle bir tanımlama içeriği bulunmamasına rağmen halen kullanılmaktadır.
Rabbimizin ikramı olan Kur’an’ımızın 114 suresinden yirmi dokuzunda, besmeleden hemen sonra gelen ve asılsız olarak yayılan; “kopuk”, “bağlantısız”, “gizli”, “sırlı” harfler olmayıp, Kur’an’ımızın kelamının temel hükümleri, onun anahtar ayetleri ve proto kökleridir.
“الم ” (elif lam mim) kelimesi birinci ayetin tamamıdır. Toplamak, bir araya getirmek, bir arada biriktirmek, elde etmek, toplama, bileşim, birikim, kendi içinde bulundurma, tutma yeteneğine sahip olmak, anlamında olan “لم ” fiilinin ismi tafdil halidir.
Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. (DİB meali)
ذَلِكَ kelimesine bir çok meal veya tercümelerde “bu“ (işaret zamiri) anlamı verildiğini okuyabilirsiniz. Oysaki “bu” işaret zamiri için Arapça lisanında “هذا” kelimesini kullanılır.
ذَلِكَ kelimesi az önce bahsedilen (zaman) veya biraz uzakta olanı işaret eden Türkçe’mizde “şu” kelimesinin karşılığıdır.
ذَلِكَ kelimesi işaret veya gösterge niteliğinde olup aynı zamanda konuşmacı ve hitap ettiği kişi tarafından “o“ anlamına gelen her şeyi ifade eder. Bununla birlikte, Arapça dilbilgisi kurallarına göre:
ذَلِكَ kelimesinden sonra isim veya zamir gelirse; sıfat, zamir ve belirleyici olarak kullanılır.
ذَلِكَ kelimesinden sonra fiil veya yardımcı fiil veya bağlaç veya edat gelirse ذَلِكَ kelimesi (“şu veya o”) gösterge ismi olarak kullanılır.
Eğer bir fiil, yardımcı fiil, zarf, bağlaç veya edat; ذَلِكَ kelimesinden sonra gelirse Arapça dilbilgisi “ذَلِكَ” kelimesinin işaret zamiri olarak “şu” anlamında kullanılmasına izin verir.
ذَلِكَ kelimesi, bir cümlenin ilk kelimesi ve başlangıcında olup kendisinden önce herhangi bir kelime mevcut değilse işaret zamiri olarak kullanılamaz. Ancak belirteç (cümle içerisindeki fiil ya da fiilimsileri durum, hal, zaman ve miktar yönünden niteleyen) olarak kullanılır. Belirteç; düzeltmek, belirlemek, gözlemlemek, karar vermek, hedefi veya amacı belirlemek ve bir şeyi tanımlamak için kullanılır. Bu nedenle ذَلِكَ belirteç olarak kendisinden sonra gelen ismi, bir sıfat gibi davranarak sabitler (tanımlar, adlandırır, belirler). Ya da bir fiil gibi davranarak ifade eder, düzeltir veya bir isim gibi davranır.
Ayetimiz de ذَلِكَ kelimesi, başlangıç kelimesi olup kendisinden sonra gelen الْكِتَابُ ile arasında fiil, yardımcı fiil, zarf veya edat yoktur. Kendisinden önce herhangi bir kelime de mevcut değildir. Bu nedenle, dilbilgisine göre, yukarıdaki 2:2 ayetinde, “ذَلِكَ ” kelimesi, hemen yanına yerleştirilen “الْكِتَابُ” isminin varlığı durumunda, “şu” veya “bu” gibi başka bir gösterge niteliğindeki ismi belirtmek için, uzak olan bir şeyin gösterge adı olarak kullanılamaz.
ذَلِكَ kelimesi كَ + ل +ذَ bileşimden oluşmaktadır. “ذا” veya “ذَ” öneki, kendisine söylenmek üzere olan bir şeyi, hitap edilen bir kişiye bildirmek için kullanılır.
ل için / …e, …a anlamına gelen bir edattır.
كَ soneki, ele alınan bir nesneyle ilgili atıf ve tahsisat işaretidir.
Ayrıca “كَ” eki, “كتابك” veya “ربك” gibi bir ismin sonuna geldiğinde “senin” anlamında ikinci tekil şahıs zamiri olarak da kullanılır.
Bu nedenle, ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ ayetinde “ذَلِكَ الْكِتَابُ ” ifadesi aslında ele alınan bir şey için oluşturulan / toplanan / bir araya getirilen / tutulabilen (الم) eldeki kitabı ifade eder.
Eğer bu belirleyici “ذَلِكَ” “o” olarak çevrilmişse, her zaman önceki ayet 2:1’de (الم) bahsedilen bir şey için oluşturulmuş / toplanmış / bir araya getirilmiş / tutulabilen olanı ifade eder ve “ذَلِكَ” belirteci, kendisine yöneltilen bir şey hakkında oluşturulmuş / toplanmış / bir araya getirilmiş / tutulabilen / gruplanmış / hatırlanabilen yazılmış aynı kitabı (الْكِتَابُ) yani elimizdeki aynı Kuran’ı belirtir, işaret eder, atıfta bulunur ve tahsis eder.
ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ ayeti, ilk zaman tefsirlerinde ve hatta daha sonra yazılan tefsirlerde; cennette bir yerde muhafaza edilen levhada bulunan ana kitaba atıfta bulunarak yanıltıcı bir şekilde yorumlanmış ve buna da Buruc suresi yirmi ikinci ayeti “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” delil olarak sunulmuştur.
Bu sahte yorum ve onun yanlış tefsiri; “لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ ” sözlerinin, hiçbir şüphe olmadan inanan Salih kimseler için, koşulsuz mutlak talimat veya direktifleri tanımlayan Kur’an’ımızın bu ayetinin içeriğinde karışıklık yaratmaktadır.
“ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ ” ayetimizin geleneksel yorumunu kabul etmek; “لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ” (talimatlarında şüphe olmayan veya bilginlerimize göre doğrular için “rehberlik”) kelimelerinin göklerde muhafaza edilen kitap için (لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ) kullanıldığı anlamına gelir. Birinci (الم) ayetimizde bahsedilen oluşturulmuş / toplanmış / bir araya getirilmiş olan Kur’an’ımızı tarif etmez.
Kur’an’ımızın, Rabbimizin anayasal talimatlarının rehberi veya kitabı olduğunu tam olarak değerlendirmeyen ve her zaman Kur’an’ımızın vahyinden şüphe duyan putperest Araplar, Maniheist ve çok tanrılı Zerdüşt Farisi imamlar ittifakı ile adeta Kur’an’ımızı alçaltma komplosunun bir parçasını oluşturmaya hizmet edecek şekilde, cennette tutulan görünmez bir kitabın hikayesi icat edildi. Rabbimizin Kur’an’ımız hakkında açıkça söylediği;
“لاَ رَيْبَ فِيههِ هُدًى لِّلمُتَّقِيْنَ”
“mükemmel inananlar (veya kusursuz mükemmeliyetçiler) için verdiği talimatlarda şüphe yoktur” tanımını kabul etmek yerine, cennette bir yerde duran varsayımsal (görünmez) kitaba ertelediler. Oysaki; copyright yani telif, fikir, özlük, ebedi mülkiyet hakları Kur’an’ımızın sahibi olan Rabbimize aittir.
Kur’an ayetlerinden bir şeyi ispat etmeden önce, Kur’an’ın ifadelerinin birbirleriyle tutarlı olduğunu, orijinal yerlerinden ve gerçek bağlamlarından buraya ve oraya taşınamayacağını hatırlamalıyız. Kur’an’ımızda bildirilen Rabbimizin mesajını incelememiz veya anlamamız için, her şeyden önce Rabbimizin talimatlarına bakmak gerekir.
Bu konu da;
وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا (ve rettilil kurane tertiyle) (Muzemmil 4)
Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. (DİB Meali)
Ayetteki bu cümle; Kuran’ın diğer ayetlerinin ifadelerini ve sözlerini karşılaştırarak Kuran’ın her yerinde araştırmak gerektiğini söyler. Kur’an da hiçbir dilbilgisi kuralının kullanılmadığı görüşü gibi, Kur’an’ı anlamak için geliştirilmiş tüm indî yöntemleri ise reddeder.
وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا (ve rettilil kurane tertiyle)
رَتِّلِ kelimesi konu bütünlüğü bağlamında oluşturulan (yapılan veya bir şey de hizalanan, sıralanan dizilen) anlamındadır. Buradaki oluşum da hemen sonraki kelime “الْقُرْآنَ” dir. “تَرْتِيلًا” bağlam şekli, “usulü dilbilgisi” kurallarına uygun sıralanmış, dizilmiştir.
رَتِّلِ bir kelimeden diğer kelimeye, dilbilgisi kurallarına uygun bağlam, dizi, sıra içinde kademe kademe ilerleyerek anlamaktır.
تَرْتِيلًا kelimesinin sonundaki elif harfi “الْقُرْآنَ ” işaret eder.
تَرْتِيل kelimesi “تَجْوِيد ” kelimesinin eş anlamlısıdır.
تَجْوِيد kelimesinin anlamı; okumayı daha da zor hale getiren karmaşık kurallar dizisi olmayıp, Kur’an’ı gerçek ruhuyla anlamak veya tercüme etmek için, Kur’an konuşmasının bağlamları veya sütunları içinde dilbilgisi kurallarına uygun kademeli ilerlemeye sahip olmaktır.
رتل kelimesi Arap dünyasında; ulaşım konvoyu, kafilesi anlamında da kullanılır: askeri konvoy ve kafile رتل عسكري
رتل kelimesi bilim, teknoloji ve tıp alanlarında da kullanılmaktadır.
وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا (ve rettilil kurane tertiyle)
Dilbilgisi kurallarına uygun bağlamda hizalanan, sıralanan, dizilen Kur’ an’ ımızın ifadeleri, O’ nun her bir kelimesinin temel özellikleri, bağlamlarında, sıralanışında ve vahiy edildiği yerde gözlemlenerek anlaşılabilir.
Oysa “رتل” kelimesi, dünya çapında konuşulan ve anlaşılan Arap dilinden farklı olarak, Kur’an’ımızın tercümelerinde yanlış bir şekilde; “yavaş oku”, “musiki ile oku” ve “oku” olarak anlamlandırılmıştır.
Dolayısıyla geleneksel olarak inandığımız şeyi ispat etmek için Kur’an’ımızın sözlerini buradan oraya taşımak sadece yanlış değil, aynı zamanda haksızlıktır. Eğer Rabbimiz, alimlerimizden duyduklarımızı veya geleneksel olarak inandıklarımızı söylemek isteseydi, yanlış inançlarımızı Kuran’ dan kanıtlamak için kelime mühendisliği hilelerimizi kullanmadan onu bir yerde açıkça tarif ederdi.
Ayrıca, Rabbimizi hiçbir şey engelleyemez veya yasaklayamaz. ALLAH’ımız asla unutmaz ve O’nun hiçbir kelime sıkıntısı da yoktur.
Aslında ALLAH, bu kötü uygulamayı durdurmak, kutsal ifadelerine müdahale edenleri cezalandırmak için yazılarının adeta telif haklarını ilan etmiştir. Bu nedenle, gerçekte “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” ayeti, Kur’an’ın telif haklarını yalancılardan korumak için indirildiği halde, bu yalancılar dikkatimizi başka yöne çevirmiş ve 2:2 ayetinde ALLAH’ın göklerde yatan görünmeyen bir kitaptan bahsettiği görüşünü yerleştirmiştir.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ (Buruc 19)
Hayır, inkâr edenler, hâlâ yalanlamaktadırlar (DİB meali)
وَاللَّهُ مِن وَرَائِهِم مُّحِيطٌ (Buruc 20)
Oysa Allah, onları arkalarından kuşatmıştır (DİB meali)
بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ (Buruc 21)
Hayır, o (yalanlamakta oldukları kitap) şanı yüce bir Kur’an’dır (DİB meali)
فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ (Buruc 22)
O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz’da)dır (DİB meali)
Buruc suresinin 22. ayetinin “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” sözlerinin, “levhaya kaydedilmiş / levhada korunmuş” sözleri; aslında sadece yüce Kur’an’ımıza ait olup “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” sözlerinin kesinlikle Kur’an’a atıf olduğunu ve “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” ibaresiyle, Kur’an vahiy edildiğinde “levhaya kaydedildiğini / korunduğunu” ifade etmektedir.
Buruc suresinin 22. ayetinin “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” bağlamında, cennetteki görünmez kitap hakkında bir kelime gördünüz mü? Eğer böyle bir kelimeyi Kur’ an’ dan başka bir kitaba atıfta bulundukları “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” ayetinin bağlamında bulamazsak, o zaman elimizdeki Kur’an’ı aşağı konumlandırmak için icat edilen bu yöntemi ciddi olarak sorgulamak gerekir.
Aslında, 85:22 ayetinin bağlamı ışığında, gözleri olan herkes, “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” sözlerinin Hz. Muhammed (sav) hakkında indirilen Kur’ an için kullanıldığını, cennette tutulan başka bir gizli kitap için kullanılmadığını kolayca görebilir.
Kur’an’ımızın yukarıdaki ayetlerin içeriğine göre; kayıtlı biçimde, yani yazılı olarak indirildiğini ve sözlerinin ebedi telif hakları için korunduğunu öğrendik. Dolayısıyla sağlam müminler, Salih veya mükemmeliyetçiler (muttekıyn) için bütün talimatlar, Rabbimiz tarafından Hz. Muhammed’ e (as) doğru indirilmiş olan ve halen elimizde bulunan Kur’an’ımızda mevcuttur. Bu konuda ve onun doğru ifadeleri hakkında hiçbir şüpheye yer yoktur.
“ذَلِكِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيههِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ “ayetimizde geçen kitap kavramına “فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” da olan kitap kavramının eklenmesini; elimizdeki Kur’an’ın eksikliğine yönelik değerlendirmek, O’na karşı açık bir komplodur. Bu anlayış, Kur’an okuyucuları için; elimizdeki Kur’an’ın şüphesiz olmadığını ve birinci ayette (الم) kelimesi ile bu Kur’an’da oluşturulan/toplanan/bir araya getirilen hidayet veya talimat bulunmadığını, ancak göklerde korunan (لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ) kitabın şüphesiz ve doğrular için bir rehber olduğu ifadesine dönüştürülmüştür. Cennette veya göklerde olup hiç okuyamayacağımız, tutamayacağımız, göremeyeceğimiz ve bize yaşadığımız hayatta doğruyu göstermesi mümkün olmayan kitabın varlığına dair söz konusu komplo (hiç düşünmeyenler tarafından) neden yüceltildi?
Daha sonraki bazı alimler, Kur’ an’ ın ilk tefsir ve yorumlarındaki bu tutarsızlığı fark etmişler, ancak çevirideki bu hatayı düzeltmenin bir yolunu bulamamışlardır. Çevirilerine, “ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ” ayetinin tercümesindeki karışıklığı telafi etmek için, hem “bu” hem de “şu” kelimelerini eklemekten başka seçenekleri yoktu. Arapçada “هذا”ın (haza) “bu”, ذَلِكَ (zalike)’nin “şu” anlamında kullanıldığını biliyorlardı ama (ذَلِكَ) (zalike)’yi ellerindeki Kur’an’la ilişkilendiremiyorlardı.
Bu nedenle, ذَلِكَ (şu, o) kelimesini çeviride “هذا” (bu) ile değiştirdiler ve “لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ ” kelimelerinin (şüphesiz doğrular için rehberliğinde) birinci ayette (الم) sözü edilen oluşturulmuş / toplanmış / bir araya getirilmiş olan Kur’an için kullanıldığını anladılar.
Kur’an’ın şanlı statüsünü eski haline getirmek iyi bir çaba olsa da ذَلِكَ (zalike) anlamını değiştirmek yanlıştı. Bunun nedeni, çevirisi kasıtlı olarak ihmal edilen birinci الم ayetine bakma zahmetine girmemeleri ve الم ayetini çevirmek yerine, alimlerimizin “Allah ve nebisinin (as) الم ‘in anlamını bildiğini” yazmalarıdır. Böylelikle; Bakara Suresi’nin ilk ayetinde (الم ) söylenenleri anlamaya hiç zahmet etmeden, Kuran’ın tam bir ayeti etkisiz hale getirilmiş oldu. Gerçekte Kur’an, onu anlamak ve ona göre hareket etmek için indirilmiştir. Dolayısıyla Allah Kur’an’da indirilen hiçbir şeyi saklamadığı gibi Muhammed (as) de Kur’an’ın tek bir kelimesini gizlememiştir. Kur’an’ın hiçbir kelimesi onun anlaşılmasını görmezden gelmek için faydasız veya fazladan değildir. Dolayısıyla, ayetin bir sonraki “ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِيْنَ ” ifadesini, birinci ayetin (الم) gerçek anlamına atfetmek yerine gökte yatan “لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ ” kitabına yönlendirmek sinsice bir yaklaşım olmuştur.
ذَلِكَ kelimesinin gerçek anlamıyla “şu” olarak alınması, kesinlikle ilk “الم” ayetine atıfta bulunur. Çünkü Kuran’ın tüm ayetleri birbiriyle tutarlıdır. Yani Kur’an’ın birinci ve ikinci ayetlerini akıcı bir şekilde okuduğunuzda fazladan bir kelime eklemeden ve hatta ذَلِكَ(o) yerine هذا (bu) koymadan doğru anlamı rahatlıkla anlaşılmaktadır.
Tanımlanan (belirtilen) kitabın toplanması (bir araya getirilmesi) mükemmeliyetçiler (hiçbir şüphe duymadan inananlar / salih, doğru kimseler) için, talimatları (öğretimi / izahatı / yönlendirmeleri) kesinlikle mükemmeldir.
Yukarıdaki çeviride, daha önce yer alan “الم ” ifadesini, “o” anlamında ve peşi sıra gelenleri “ifade eden”, “belirleyen”, “tanımlayan” “nitelendiren” olarak belirtecek şekilde; “ذَلِكَ” kelimesini (doğru Arapça dilbilgisine göre) belirteç olarak aldık. Daha fazla bilgi için. “ذَلِكَ” kelimesini araştırmanızı rica ederiz.
لاَ رَيْبَ ifadesi; şüphesiz, kusursuz ve eksiksiz (mükemmel) anlamındadır.
فِيهِ kelimesi, فِي + هِ edat ve zamir bileşiminden oluşur. “فِي” ibaresi; içinde, içerisinde, bir uçtan öbür uca, dahilinde anlamına gelen bir edattır.
هِ kelimesi ise o/onun anlamına gelen ve الْكِتَابُ kitap kelimesine ilişkin, ait nesne zamiridir.
هُدًى kelimesini alimlerimiz hidayet, rehber anlamında almışlardır. Doğru anlamı talimat, yönlendirmedir. Ne gariptir ki aynı kelimeyi farklı ayetlerde kurban anlamında da kullanmışlardır.[1] Alimlerimizin هُدًى kelimesini hidayet/rehberlik olarak tanımlaması ve الهدًى kelimesinin “hayvan kurban etme” anlamına geldiğini açıklaması ne kadar saçmadır. Oysa gerçekte, هُدًى ve الهدًى anlamlarında bir fark yoktur, ancak هُدًى belirsiz bir isimdir. Aynı هُدًى kelimesinden önce belirlilik takısı ال eklenerek, belirli bir otoriteden belirli bir rehberlik veya özel talimat anlamına gelen الهدًى kelimesi oluşur. ال belirlilik takısı eklenen kelimenin, anlamının değişmesi dilbilgisi kurallarına aykırıdır. Oysaki Kur’an’ımız tamamıyla dilbilgisi olarak adlandırdığımız bir kurallar silsilesine uygun olarak indirilmiştir. Dilbilgisi dışında herhangi bir dilin cümlesinin oluşması mümkün değildir, çünkü hiç kimse, anlaşılabilir bir sıraya koymadan, dağınık kelime dağarcığının insanlar tarafından anlaşılmasını sağlayamaz. Dolayısıyla, gramer yani dilbilgisi Kur’an’ın vahy edildiği sırada icat edilmiş olsun ya da olmasın, insanlar düzgün Arapça konuşur ve anlarlardı. Bir cümleyi oluşturmanın kuralları dilbilgisinin konusudur. Dilbilgisi; Allah’ın ifadesinin evrensel anlamını, insanların doğru bir şekilde anlamalarını sağlamak için Kur’an’ımız da tamamen uygulanmıştır.
لِّلْمُتَّقِيْنَ kelimesi ayette gelen ikinci kelimedir ve لِ edatı …e/ …a / için anlamındadır.
مُتَّقِيْنَ kelimesi genel olarak “Allah’tan korkan” anlamında kullanılmaktadır. Kelimenin doğru anlamı: mükemmeliyetçi / kusursuz / fevkalade / muhteşem / kusursuzluk örneği / harikulade.[2]
On altıncı surenin ikinci ayetinde (لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ) Rabbimiz فَاتَّقُونِ kelimesini, kendisinin muhteşem / mükemmel / kusursuz / harikulade olduğunu tanımlamak için kullanmıştır. Genel olarak ayetin açıklamasında أَنَاْ kelimesini birinci tekil şahıs “ben” olarak tercüme etmek yerine …den ekleyerek “benden” haline dönüştürmüşlerdir. “Benden korkun / sakının” olarak uydurulan bu anlamı, uydurduklarının devamlılığını sağlamak için bu şekilde tercüme ederler veya açıklarlar. Kur’an’ımızın tercümesindeki bu şeytani kelime mühendisliği; müşrik putperestlerin Allah’ı, ilahların arasında en büyük ilah olarak gören pagan inancını, Kur’an’ımıza yerleştirebilmeleri için de önemliydi.
أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ
“Benden başka ilâh yoktur. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının” (Nahl 16:2 DİB Meali)
أَنَّهُ O
لاَ olumsuzluk ifade eder: Değil / olmayan
إِلَـهَ ilah
إِلاَّ fakat / ama / ancak / sadece
أَنَاْ ben
فَاتَّقُونِ mükemmel (aslında ben mükemmelim) (herhangi bir kelimenin başında bulunan “ف” harfi, başlangıçta bahsedilen bilinen, genel gerçeği tanımlamak, konuşmayı son derece önemli kılmak ve hakikati anlatmak için “gerçekten”, “doğrusu” ve “aslında” vb. anlamına gelecek şekilde çevrilir. Ancak Kur’an’ımızın tercümelerinde veya açıklamalarında “ف ” harfinin “öyle, sonra” tercümesi anlamının dışında daha iyi bir manada tercüme edilmemiştir.
“أَنَّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ أَنَاْ فَاتَّقُونِ “
O ilahdeğil ama aslında ben mükemmelim
ALLAH kendisini, O’ nu ilah yapmak isteyen pagan putperest fikrini, ayet ile açıkça reddetmiştir ama putperest düşüncenin takipçileri, pagan inanış ve uygulamalarına devam etmek için “ALLAH tan başka ilah yoktur”, vb yanıltıcı çevirilerinde O’ nu yine de ısrarla ilah kılmaktadırlar.[3]
Bakara Suresi ilk ayeti bize, Hz. Muhammed (sav) ile bir şey gönderildiğini söylüyor.
Bir sonraki ayet bize elimizdeki Kur’an’ın, mükemmeliyetçi veya mükemmel olanlar için mutlak talimatları içeren ve içerisinde hiç şüphe bulunmayan bir kitap olduğunu açıklıyor.
Rabbimizin gönderdiği üçüncü ve dördüncü ayetlerde ise “مُتَّقِيْنَ” (mükemmel veya doğru) olmak için gerekli kriterlerin ve niteliklerin 6 temel unsuru ortaya konuyor.
Öncelikle üçüncü ayette zikredilen üç temel unsuru ele alalım:
Takip etme zorunluluğuyla, çılgınlıkla, delilikle ya da ezici bir tasdik ile inanırlar. Bu, kâmil müminlerin ALLAH ‘a; delilikle, çılgınlıkla, uyma zorunluluğu ile veya ezici bir kabul yemini ile inanmaları imanın ilk şartıdır.
وَيُقِيمُونَ الصَّـلَاة
ALLAH ın emirlerini (talimatlarını / kurallarını) takip etmeye (yerine getirmeye / uygulamaya) değer verenler (dikkat edenler / önem verenler) “يُقِيمُونَ ” ifadesi bir önceki cümleye “و” bağlacı ile bağlanır.
“يُقِيمُونَ” ifadesi; muhatapların zamirlerini nesnel biçimde (ونَ) içeren, geniş zaman edilgen bir fiil biçimidir. Bu edilgen form (يُقِيمُونَ), şimdiki zaman “يُقِيم ” fiili ile yapılmış ve geçmiş zaman fiili “قيم ” olup, aynı zamanda bir isim olarak da kullanılmaktadır. Şu anlamları ifade eder: kabul edilebilir, amir, müdür, yönetici, daire başkanı, görevli, usta, başkan, üstün, geçerli, sağlam temele dayalı,…
“ قُيّم ” fiil olarak şu anlamları ifade eder: Bir şeyi tasdik etmek, değerlendirmek,derecelendirilmek, baş olmak, üstün olmak, takdir etmek, değer biçmek ve bir şeyi elinde tutmak, yasal olarak veya ahlaki olarak yükümlü (örneğin bir şeye veya birine bakmak veya bir görevi yerine getirmekle yükümlü) bir şeyin miktarını, değerini veya kalitesini değerlendirmek, bir şeyin boyutunu, maliyetini veya değerini hesaplamak, bir şeyin veya birinin miktarı veya değeri hakkında bir fikir oluşturmak, bir şeyin veya birinin değerini tahmin etmek, bir şeyin tahminini veya değerlendirmesini yapmak, bir şeye önem vermek veya değer vermek,….
قيم kelimesi Arap ülkeleri arasında:
…… üzerinde değer biçmek; قيم من جديد veya قيم مجدداً varlıkları yeniden değerleme; قيم ثقافية kültürel değerler; قيم إجتماعية sosyal değerler; قيم مالية finansal değerler; قيمتقنية teknik değerler; قيم الباهاء ph değerleri; القيِّم العام veya القيم العامة genel değerler; قيم منقولة menkul değerler; قيم رأس المال sermaye değerleri, قيم البضائع değerli mallar; القيم قانونية yasal değerler; قيم أخلاقية ahlaki değerler; …. vb farklı anlamlarda kullanılmaktadır.
Günlük yaşantımızda kullandığımız Arapça قِيْمَة kelimesi; (قَدْر) değer, miktar, önem, oran, bedel, büyüklük, rakam, prim, sağlamlık ve geçerlilik anlamında kullanılır.
“قيمة الفائدة” faiz değeri; “قيمة التداول التجاري” işlem değeri; “قيمة احتياطية” rezerv değeri; “قيمة اَلْإِيجَار” kira değeri; “قيمة استحقاقية” vade değeri; “قيمة استردادية” itfa değeri; “قيمة استعمال” kullanımdaki değer; “قيمة اسمية” görünür değer; قيمة اعتبارية” nominal değer; “قيمة افتراضية” sanal değer; “قيمة الاستبدال” değişim değeri; “قيمة الاعتماد” kredi değeri; قيمة الاستخدام kullanım değeri; “القيمة الإجمالية” toplam değer; “قيمة الإحلال” ikame değeri; “قيمة الإسترداد” itfa değeri; “قيمة العمولة” komisyon değeri; “قيمة الصفقة” işlem değeri; “القيمة التسويقية” ve “القيمة التجارية” ticari değer; “قيمة السوق” ve “القيمة السوقية” piyasa değeri; “قيمة الشحنة” gönderi değeri; “القيمة الصافية” net değer; “القيمة الصدمية” etki değeri; “قيمة الفاتورة” fatura değeri; “القيمة الفائضة” artı değer; “القيمة الكليّة” toplam (brüt) değer; “قيمة المخزون” envanter değeri;
Yukarıdaki satırlarda, Arapça fiil “قیم ” ve isim “قيمة” in gerçek anlamını, Arap kurumlarından ve Arap dünyasının kamu sektöründeki gerçek kullanımlarından verdiğimiz örnekler ile fazlasıyla çoğaltmak mümkündür.
Ancak bu Arapça “قیم”, ” قيمة” kelimelerinin ve diğer türevlerinin Kur’an’daki çevirilerinde; ….yerine getirmek; … yapmak; … ayağa kaldırmak, yerleştirmek, kurmak, vb anlamına gelen herhangi bir kullanımını bulamazsınız. Arapça “قیم” kelimesi ve یقیم اقیم قيمة قيامة قوم vb türevleri kullanılan manalarda değildir.
Eğer Kur’an-ı Kerim Arap dilinde indirilmişse, metninde vahyedilen kelimelerin; hiçbir soru ve mazeret olmaksızın, günümüzde var olmayan böylesine eski bir dilden gelen Arapça kelimeler olduğu kabul edilmelidir. Bazı kişiler anlamsızca, Kuran’ ın kullanılmayan klasik Arapça ile indirildiğini ve mevcut Arapçanın Kur’an’ ın indirildiği Arapça olmadığını iddia etmektedir. Bu söylemler ile dolaylı olarak Kur’an’ ın artık işe yaramaz hale geldiğini söylediklerinden, sözleri üzerinde düşünmeden ve Arapça dil kurallarının temel bilgilerini önemsemeden, ağızdan ağza bazı alimlerin Kur’an adına yaydığı çöp bilgilere itimat edilmekte ve Kur’an ‘ı anlama zahmetine girilmemektedir. Ayrıca bunlar klasik Arapçanın modası geçmiş, kimsenin anlayamadığı ve Arapların konuşulan dilinden oldukça farklı olduğu efsanesine tutunurlar. Bu efsane ile; Kur’an’ın kelimelerinin gerçek anlamlarından farklı olan anlamlarını alarak, ALLAH’ın Kur’an’ da oldukça açık ve anlaşılabilir şekilde Arapça olarak indirilen ifadelerini sabote etmeye hizmet ederler.
Gerçekte, sözde klasik Arapça ve modern Arapçanın parametreleri ve kökleri tamamen aynıdır. Klasik ve modern Arapça arasındaki tek fark, uzun ve kısa ifadelerin, her zaman modern eğilimlerin (tüm dillerde) normal gördüğü bazı argo çarpıtmalardır. Ancak Arap dilinin klasikten modern çağa söz konusu geçişi, klasik çağdan gelen kelime dağarcığını etkilemediği gibi, klasik Arapçanın hiçbir kelimesinin sahip olmadığı temel köklerin veya dil kurallarının anlamını veya anlayışını değiştirmemiş, modern Arapça kelime dağarcığından silmemiş veya çıkarmamıştır. Bununla birlikte, Farsça ilhaklar nedeniyle, (Arapça olmayan) fonetik olarak Arapça kelimelere benzeyen birçok kelimenin anlamı, ustaca Arapça kelime dağarcığına sokulmuştur.
Muhammed (as)’dan yaklaşık iki asır sonra, Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmek için sahte bir dil icat eden ve şeytani yönlendirmelerle bunları Muhammed (as)’e isnat eden o apaçık yalancılara maalesef yürekten inanıyoruz! Ama ALLAH’ın defalarca bildirdiklerini göz ardı ediyoruz.
Oysaki, Kur’an-ı Kerim’de, hiçbir mazeret göstermeksizin herkesin Rabbimizin mesajını anlaması için saf, dosdoğru Arapça dilinde yazıldığı ısrarla belirtilmektedir.
Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek. Önlerini her aydınlatışında ışığında yürürler. Karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, elbette onların işitme ve görme duyularını giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (Bakara 2:20 DİB Meali)
Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır. (Bakara:275 DİB Meali)
ALLAH, hak ve adaleti ayakta tutarak, kendinden başka tanrı olmadığını bildirdi; melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar ettiler. (Evet) O’ndan başka tanrı yoktur; O mutlak güç ve hikmet sahibidir. (Ali İmran:18 Kur’an Yolu (DİB))
Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan bir topluluk da vardır. (Ali İmran:113 DİB Meali)
Ve onların arasından ölen hiç kimsenin namazını kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah ve resulünü inkâr ettiler ve yoldan sapmış olarak öldüler. (Tevbe:84 Kur’an Yolu (DİB))
Kendilerine ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman inkâr edenler iman edenlere, “İki topluluktan hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi?” diye sorarlar. (Meryem:73 Kur’an Yolu (DİB))
Yukarıda daha iyi açıklayabilmemiz için seçtiğimiz ayetlerden görüldüğü üzere: Durmak kelimesi انتصاب ، اصطف ve أوقف; ayağa kalkmak kelimesi انهض; bulunduğu yer, konum kelimesi (kendi lisanımızda da kullandığımız) مكانة olarak Arapça kullanılmaktadır.
Arapça قیم kelimesi ve türevleri olan یقیم, اقیم, قيمة, قيامة, قوم, vb kelimelerinin; yukarıdaki ayetlerin tercümelerinde kullanılan kalkmak, ayakta, duran, vb çevirileri, gerçek anlamları değildir! Bu Kur’an-ı Kerim kelimeleri olan “قیم, یقیم, اقیم, قيمة, قيامة, قوم ” ve diğer türevleri; yanıltıcı bir şekilde Farsça “قائم ” kelimesinden alıntı ile “kurmak”, “dikmek”, “ayaktadurmak”, “ayağa kalkmak” ve “gitmek” anlamlarına getirilmiştir.
Oysaki Arapça olan “قیم, یقیم, اقیم, قيمة, قيامة, قوم” ve diğer türevleri, standart Arapça dilinde; tepe, üst, zirve, yükseklik, en yüksek nokta, optimum, vurgulama, asal, zirve, uç, üst uç, yük, değer, maliyet, fiyat, değerlendirme, kıymetlendirme, beklenti, ilgi vb temel anlamı temsil eder. Arapça kelime aslı “قمم” olup kökü “ق م” dir.
Kendi lisanımız Türkçemizde de kullandığımız Arapça “قوم ” (kavm) kelimesi de aynı “ق م ” kök kelimesinden türetilmiştir. Esas anlam olarak belirli bir karşılıklı çıkar noktasında toplanan (مَجْمَع) veya bir araya gelen insanları ifade eder.
Ancak, Kur’an’ımızın ifadesini saptırmak amacıyla aynı isim “قُوم “, Kur’an’daki “قیم”, “یقیم”, “اقیم”, “قيمة” ve “قيامة” kelimelerinin kökü olarak kullanılmıştır. Bu durum, Arapça kelimelerin köklerini belirleme konusundaki dilbilgisi kurallarının açık bir ihlalidir; çünkü bu kurallara göre, Arapça/Kur’an’i kelimelerin gerçek köklerini elde etmek için tüm sesli harfler çıkarılmalıdır.
Oysa, “قوم ” kelimesi hâlâ “و” sesli harfini içerdiğinden, “قیم”, “یقیم”, ” اقیم”, ” قيمة ” ve “قيامة ” kelimelerinin kök kelimesi olarak alınamaz. Ancak “قوم” kelimesindeki “و” sesli harfi çıkarıldığında, gerçek proto kökü olan (ق م) açıkça elde edilir.
Maalesef, Kur’an’ımızın tercümelerinde; birçok Kur’an kelimesinin anlamı, genel Arapça lisanında olmayan ve icat edilmiş kök kelimelerden türetilerek kullanılmıştır.
Kuran’daki “قيامة ” kelimesi, ancak kıymet biçme, değerlendirme veya yargılamanın temel unsurunu tasvir eden doğru “ق م” kök kelimesinden türetildiğinde “yargı” veya “kıyamet günü” olarak anlaşılır. Ancak aynı kelime “قيامة ” sahte kök kelimesi “قوم ” veya Farsça “قائم ” kelimesinden “yerine getirmek, kaldırmak, vb..” anlamına getirilirse, onu “yargı” anlamına nasıl çevireceksiniz?
Bu nedenle, doğru olan “ق م ” kök kelimesine göre, “قيامة kıyamet” in doğru anlamı; yargılamaya neden olan, değerlendirmeye neden olan ve belirleme veya ölçmeye hesaplamaya neden olan bir olaydır.
Aynı şekilde, Kur’an’daki “قیم”, “یقیم”, “يُقِيمُونَ”, “أَقَامَ”, “أَقِمِ”, “اقیم”, “أَقِيمُوا”, “أَقَامُوا”, “أَقِمْنَ” vb. kelimeler aslında aynı “ق م ” veya “قمم ” kök kelimesinin; değerlendirmek, saymak, değer vermek, bir görevi yerine getirmek, kabul edilebilir olmak, ölçmek, iyi bulunmak, durum tespiti, saymak ve fayda sağlamak, vb (yukarıda ayrıntılı olarak belirtilen) anlamlara gelen türevleridir.
Aslında, birçok Farsça kelime yazılım ve telaffuzda Arapça kelimelere benzer, ancak anlamları farklıdır. Örneğin, Arapça “حرام” ve “حرمت” kelimeleri Arapça “حلال” (yasal ve izin verilen) kelimesinin tam tersi olan “yasak”, “yasadışı” ve “izin verilmeyen” anlamına gelir. Aynı Farsça kelimeler “حرام ” ve “حرمت” “kutsal” ve “saygılı” anlamına gelir.
Aynı “حرام” ve “حرمت” kelimeleri aslında Kuran’ da “حرام”, yani yasak, izin verilmeyen ve haram olan bir şeyi ilan etmek için kullanılmıştır. Alimlerimiz ise çevirilerinde; bu Arapça “حرام” kelimesine, fonetik olarak benzer Farsça “حرام haram” kelimesinin anlamını vererek değiştirip kutsal, mukaddes anlamı vermiştir. Aynı kelimeye; ölü, kan ve domuz خنزیر ile geldiği yerde ise Arapça anlamını koruyarak yasa dışı, izin verilmeyen olarak manâlandırmıştır.
Bu, Hz. Muhammed (as) adına, Kur’an tercümesini takip ettiklerini iddia eden alimlerin ve Kur’an tercümanlarının çifte standardının örneklerinden sadece bir tanesidir.
Aşağıdaki ayetlerde Allah (cc), Kuran’ın açık ve kolay anlaşılır olduğunu söylüyor. Alimlerimiz ise Kur’an’ın anlaşılmasının zor / müşkül olduğunu iddia ediyorlar! Bu ne yaman bir çelişkidir.
Bazı cahiller, Kur’an’ın zahiri sözlerinin her şey olmadığını ve Kur’an’ın sözlerinin altında yatan gizli manalara ulaşmadan Kur’an ‘ı anlamanın mümkün olmadığını iddia ederler. Bunlar Kur’an ‘ı kendi uydurdukları yöntemle öğretmek istedikleri için, Allah’ın Kur’an’ da bildirilen gerçek beyanlarını göz ardı ederek, Kur’an’ın mecazi bir dille indirildiğini iddia ederler.
Ve kitabını her zaman tüm müminleri O’nun talimatları ve rahmeti konusunda eğitmek için açıklar. وَلَقَدْ جِئْنَاهُم بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَى عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (Araf:52)
Ayrıca Allah Kur’an’ı bir araya getirmek ve okutmak bizim sorumluluğuzdur dedi. إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (Kıyamet:17)
Onu okuduğumuzda onu okumamızı takip edin. فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ (Kıyamet:18)
Öyleyse onu açıklamak bizedir ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ (Kıyamet:19)
Ayrıca Kur’an tek başına din ile ilgili tüm doğru bilgileri ve bireyler için rehberlik veya talimatları içerir. Ancak çoğu insan, Allah’ın Kur’an’ dan başka bir kitaba uymamızı istemediği Kur’an hakkında pek bir şey bilmiyor.
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (Kalem:36) Sizin neyiniz var, nasıl yargılıyorsunuz?
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ (Kalem:38) İçinde ne bulmak istiyorsanız onu mu buluyorsunuz?
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere “يُقِيمُونَ” kelimesinin yerine getirmek, ayağa kalkmak, ayakta durmak, doğrultmak, düzeltmek, vb anlamlarını taşımamaktadır. Kelime; değer vermek, zirveye koymak, ilgi duymak, değerlendirmek, teşvik etmek, desteklemek, özen göstermek, bakmak, önem vermek, vurgulamak, optimize etmek, belirlemek, saymak, durum tespiti yapmak, bir görevi yerine getirmek, kabul edilebilir olmak, doğrulamak, vb anlamındadır. Ayrıca “يُقِيمُونَ” dilbilgisine göre geniş zaman edilgen bir fiildir.
الصَّـلَاةَ(Salat):
Salat kelimesi içerdiği anlam itibarı ile başlı başına ayrı incelenmesi gereken bir kavramdır. Burada sadece giriş mahiyetinde değinilecektir.
Arapça lisanında bağlantı, link anlamı “صلة” ibaresi ile ifade edilir. Salat; aynı zamanda bir kapının kanadı ve kasası arasında açma ve kapama hareketinin kusursuzca yapılabilmesi için hareketli kanat ve sabit kasa arasında ilişkiyi sağlayan “menteşe” olarak da bilinir.
Bundan dolayı Arapça “صـلاة” kelimesinin temel anlamları; bağlantı, ilişki, bağ, ulaşma, erişim, takip etme veya itaat etme şeklindedir.
اتصال (ittesale) kelimesi, telefondan, bilgisayardan veya tabletten bir “arama” yapmak için halen Arapçada kullanılmaktadır. Arap kurumları, bürokratik ilişkiler kurmak ve diğer siyasi bölümlerle teması sürdürmek için “اتصال” (ittesale) kelimesini kullanmaktadır. Login (giriş yapma) ve Logon (oturum açma); internet bağlantıları kurmak, sunucuya bağlanmak, katılmak veya e-posta ve sosyal ağları (Facebook, Instagram, x gibi) ziyaret etmek için kullanılan, oldukça modern terimlerdir. Araplar, “Login” veya “Logon” için aynı اتصال (ittesale) kelimesini kullanır. Telefon numarası çevirme işlemine اتصال (ittesale) denir. Genel olarak, her türlü bağlantı Arapçada اتصال (ittesale) olarak adlandırılır.
Eski zamanlardan beri Arap kültüründe “مصلی” (musalli) kelimesi, önde koşan atın ayak izlerini takip eden atı ifade eder. Aynı “مصلی” (musalli) kelimesinin tanımı, klasik ve modern Arap edebiyatında ve alimlerimizin eserlerinde de benzer şekilde kullanılır. Dolayısıyla “مصلی” (musalli) kelimesi birinin peşinden giden, gölgesi olacak gibi takip edendir. “صَــلَاةَ” kelimesi takip etmek anlamına gelen bir isimdir. “ال” belirlilik takısı ile de herhangi sıradan bir kişiyi değil, özel, benzersiz, eşsiz ve herkesçe bilinen birini takip etmek veya gölgesinden çıkmadan yakın takip etmek anlamını yüklenir.
“الصَّـلَاةَ” kavramının doğru anlamı, Rabbimizin ilettiklerini “takip etmek” ve bu iletilerin izdüşümünden asla çıkmamaktır. Dolayısıyla; Allah’ı takip etmek, talimatlarının çerçevesinin dışına asla çıkmamak, sevgili nebimiz Muhammed (sav) aracılığı ve örnekliğiyle bütün insanlığa verilen “الصَّـلَاةَ” tır. Aynı “الصَّـلَاةَ” daha önceki nebilere ve onların milletlerine de verilmiştir. Bunun işaretleri, önceki nebilerin toplumlarında hala bulunmaktadır.
Dolayısıyla “وَيُقِيمُونَ الصَّـلَاة” ifadesi doğru bir şekilde; Allah’a uymak için hareket edenlerin, ALLAH’ın ayetlerini takip ederek ve eylemleriyle ayetlere kıymet/değer vererek gerçekleştirmesidir.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
Ve onlar kendilerine temin ettiğimizden (sağladıklarımızdan) dağıtanlardır (yönlendirenlerdir).
“يُنفِقُونَ ” kelimesi, Arapça “نفق ” kök kelimesinin edilgen geniş zaman fiilidir. Dağıtmak, ödenek ayırmak, harcamak, tünel, kanal, yer altı kanalı, yönlendirmek, ödeme yapmak vb anlamlarına gelir.
Bu nedenle, diş köklerinde bulunan kanallar Arapça نَفَقُ الجَذْر olarak adlandırılır.
Aynı şekilde, tıp biliminde “النَّفَق” kelimesi yaygın olarak kullanılmaktadır.
“نفق” kelimesini senede bir defa veya yıllık ödeme olarak anlamlandırmak yanlıştır. Aslında “نفق” kelimesi, Kur’an’ımızda belirtilen (صلاۃ) ile yakından bağlantılı ve ilişkili olan (زکوۃ) kelimesi için kullanılan başka bir kelimedir
Kur’an’ımızda geçen (نفق ve ینفقون) gibi kelimeleri Farsça”نفاق ” kelimesinden türeterek anlamlandırıldığından; bölme, çekişme, ayrılma ve kesme anlamında alınmış ve orijinal Arapça anlamı ile arasında derin bir fark oluşturulmuştur.
Rabbimizin bize ikramı olan Kur’an’ımıza göre zekât, geleneksel olarak kült haline getirilmiş, %2,5 olarak belirtilen bir ödeme olmayıp, aksine (رزق) rızık veya geçim kaynağımızdan düzenli bir dağıtım (نفق) veya ödeme kanalıdır. Ödeme veya verme sıklığı, kazanç sıklığı ile doğrudan orantılıdır. Günlük kazanç elde ediliyorsa günlük, haftalık kazanç elde ediliyorsa haftalık, aylık kazanç elde ediliyorsa aylık olarak (نفق) ödenir.
Kur’an’ımızın وَأَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ (Bakara:195) ayetinde أَنْفِقُو şeklinde gelen ibare, kanal veya tünelin aktarıcı niteliği ile kavrandığında, “وَأَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ “i ayeti anlaşılır şekilde “Ve Allah’ın yolunda aktarın” olarak çevrilmelidir. Buradaki “نفق ” aynı zamanda bir yerden diğerine sürekli akışı sağlayan besleyici kanal olarak da kabul edilebilir.
Ancak gelenek bu can alıcı kavramı; tıpkı tünelin bir ucundan diğerine kesintisiz sürekli akışı sağlamak yerine, kesme, dilimleme veya bölme ile sadece bir kez yapılan eyleme dönüştürmüştür.
İslam ülkelerinde bugün, gelecek kaygısı olmadan insani yaşam haklarına sahip (ekonomi de dahil) bir düzenin olmadığı açıktır. Yüzyıllar önce proto komünist veya sosyalist olarak tanımlayabileceğimiz Mazdek’in önerdiği ve Şah 1. Kavad vasıtasıyla uygulanan, ortak mülkiyete dayalı yaşam da yüzyılımızda uygulanan sosyalist veya komünist sistemler gibi başarılı olamamıştır.
Hristiyan alemi veya İncili kabul edenlerin; kutsal kitabın hilafına, ekonomik sistem olarak tümüyle inanıp sürdürdükleri kapitalizm, liberalizm gibi sistemlerin de insanlığa hizmet etme ve fayda üretme konumundan ne kadar uzak olduğu ortadadır.[5]
Buradaki besleme kavramı onlara yiyecek vs dağıtmak değil, kaynak olunması / oluşturmak anlamındadır.
Oysaki Allah (cc) yapmamız gerekeni açıkça bildirmiştir. Rabbimiz dağıtmanın, yönlendirmenin nasıl olacağını Bakara suresinin 219. ayetinde bize şöyle açıklar.
مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ
قُل (Kul) kelimesi Türkçeye Kur’an kelimelerinin bağlamları dikkate alınmadan ve birlikte gelen bütünsel deyim sıfat-fiillerine dahi bakılmadan, Kur’an’da her geçtiği yerde körü körüne “söyle” anlamında çevrilmiştir.
قُل (Kul) kelimesi Arapça “ قلل ” (Kaf Lam Lam) kök kelimesinden türetilmiştir. Aşağıda, altında, en aşağı, en az, farz etmek, düşünmek, gözünde canlandırmak, kabul etmek, ifade etmek, telaffuz etmek, açık seçik, anlaşılabilir, açığa çıkarmak, hafifletmek, azaltmak, açık seçik söylemek…
الْعَفْوَ (El afve) kelimesi doğru anlaşıldığında, Kur’an-ı Kerim’deki “مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ ” ifadesi doğru bir şekilde tercüme edilebilir. Aslında Kur’an’ı anlamak zor değildir ancak anlam tahrifleriyle Kur’an’ın anlaşılmasının neredeyse imkânsız hale getirildiği açıktır.
Arapçada lütuf anlamına gelen “عفو” (A’fu) kelimesi, başarı için gerekli olan belirlenmiş kriterlerin elde edilemediği, ancak hedefe ulaşmaya yakınlaşıldığında bir miktar “Lütuf (affetme)” verilerek muhatabın başarılı ilan edilmesini sağlamak içindir. Bu nedenle, Arapça “عفو” (A’fu) kelimesi, lütuf anlamına gelir. Başarısızlığı, eksikliği, kusuru, tutarsızlığı ve yetersizliği telafi etmek, dengelemek için kullanılır.
Günlük hayatta yabancı olunmayan kanaat notu uygulaması da bunun gibidir. Öğretmenlerin kanaat notu vererek öğrencisini bir üst sınıfa geçirmesi, öğrenciyi desteklemek içindir. “Bu nedenle, geniş bir bakış açısında Arapça veya Kur’anî bir kelime olan “عفو” (A’fu), ‘Hoşgörü’ olarak kullanılır. Bu, her şeyi dengeleyen, en merhametli olan Rabbimizin büyük bir ikramı olup; kusurlarımızı, başarısızlıklarımızı, eksikliklerimizi ve uyumsuzluklarımızı görmezden gelerek bizi hoşgörü ile karşılaması, affetmesidir.
Kur’an’ımızın 2:219 ayetinde geçen “الْعَفْوَ” (el Afve) kelimesi, doğru olarak, bilinen hoşgörü anlamına gelir.
Bu durumda; “قُلِ ” kelimesinin “الْعَفْوَ ” kelimesinden önce kullanılması ne anlam taşımaktadır?
“قُلِ ” kelimesi, ödeme miktarımızı (نفق ) tahammül seviyemizin altında tutmamızı veya “يُنفِقُونَ ” miktarının kolayca katlanabileceğimizden daha düşük olmasını veya ihtiyaçlarımızı dengede tutarak sadece rahatlıkla karşılayabileceğimiz şeyi vermemizi teşvik eder.
Bu nedenle, Kur’an-ı Kerim 2:219 ayetindeki “مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ” sözleri bizi ‘kolayca katlanılabilenin altındakini dağıtmaya’ veya ‘uygun bir şekilde tahammül edilebilenin de altında vermeye’ çağırıyor ki bu aslında ‘kişinin taşıma, kaldırma gücünün altında veya aşağısında olandır’.
Onlar ki aşırı (ezici delilikle / çılgınca) inanırlar ve ALLAH’ a uymak / izlemek / takip etmek için görevlerini yerine getirirler ve kendilerine verdiklerimizden dağıtırlar. (2:4)
Açıklamaya çalıştığımız üçüncü ayet inancımızın şu üç temel unsurunu ele alır.
يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
وَيُقِيمُونَ الصَّـلَاة
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنف
Bir sonraki dördüncü ayette ise şu üç temel unsur, şüpheye yer bırakmayarak inanmak ve kabul etmek için gerekli kılınmıştır.
وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ
يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ
وَبِالآخِرَةِ
Ayet 2:4’teki “وَ”, iki ifadeyi veya uzun bir ifadenin iki cümlesini birbirine bağlayan devamlılık, süreklilik bağlacı (حرفِ ربط) olup, aynı bağlam içinde onları birbirinden ayrı tutar. Dolayısıyla, yalın haldeki özne zamiri “الَّذِينَ” ve “وَ” bağlacı, şahıs zamiri olarak kabul edilir ve bir fiilin öznesi olarak kullanılır. Sırasıyla önceki 2:2 ve 2:3 ayetlerinde özne olan “مُتَّقِيْن” (muttakiyn) ile aynıdır. 2.4 ayetinde bir sonraki kelime olan “يُؤْمِنُونَ”, ikna olmak, güvenmek, inanmak, kabul etmek anlamlarına gelen şimdiki zaman edilgen fiilidir.
“بِمَا ” kelimesi ilgi zamiri “مآ” + “بِ” edatının birleşik bir ifadesidir.
Bu birleşik ifade:
“بِمَا”, kapsayan, dahil, içeren, başından sonuna, genel olarak, her türlü anlamına gelir.
“أُنزِلَ ” İndirilen
“إِلَيْكَ ” kelimesi (“doğru, -e, -a, -de, -da, -e ka dar, -e dek, üzerine, boyunca, içinden”)
“إِلَيْ ” edatı ve (senin) “كَ” zamirinin birleşmesinden “كَ + إِلَيْ” oluşur ve senin veya senin üzerine anlamını ifade eder.
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ
Ve sana indirilene / senin üzerine indirilene tümüyle inanlar
Aynı ayetin bir sonraki cümlesi olan 2:4 “وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ” yine “وَ” bağlacı ile başlayarak bu cümleyi önceki cümle ile ilişkilendirir, ancak aynı zamanda onları aynı bağlam aynı içerikte ama ayrı tutar.
“مَا ” kelimesi izafet zamiridir (اسم موصول), “أُنزِلَ” ise vahiy yolu ile iletilen.
“مِن ” edatı …den/…dan, …nin, …nın, …nun anlamı taşır.
“قَبْلِكَ ” kelimesi قَبْلِ كَ + kelimelerinin birleşiminden oluşur. “كَ” senin + قَبْلِ önce
وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ seninkinden önce indirilene
Aynı ayet 2:4’ün son cümlesi “وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ” de daha önce gördüğümüz gibi aynı şekilde “وَ” bağlacı ile başlar ve bu cümleyi önceki tüm konuşma cümlelerinin bağlamı ve içeriğiyle ilişkilendirir.
“بِالآخِرَةِ” ile gelen “بِ” ön eki şu anlama gelen bir edattır: ile, … tarafından, … içeren, …dahil, …aracılığıyla, …yoluyla.
Belirli isim الآخِرَةِ (el ahireti); sonraki, diğer, yaklaşan ve gelecekte anlamlarına gelir.
Belirli isim “الآخِرَةِ”nin sonundaki iyelik zamiri “ةِ” açıkça bu ayetin başlangıcından beri cümlelerinde belirtilen indirilen (أُنزِلَ) anlamına gelir. Belirlilik takısı “ال” ile tanımlanan “الآخِرَةِ” kelimesi de daha önce bilinen ve bahsedilen, vahiy yoluyla indirileni ifade eder.
Bir sonraki kelime olan üçüncü şahıs çoğul nesne zamiri “هُمْ”, onlar/onların anlamına gelir. Edilgen çatıda şimdiki geniş zaman fiili olan “يُوقِنُونَ” tarafından ikna edilmiş, güvenle kabul edilmiş, güven duymak, hiç şüphesiz tartışılmaz kabul etmek, kesinlikle inanmak, ölümüne emin olmak, sorgulanamaz ve kesinlikle kabul edilmiş anlamlarına gelir.
Bu nedenle, 2:4 ayetindeki “وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ” cümlesi “ve bir sonraki onlar tarafından güvenle, tartışmasız, kesinlikle kabul edildi” anlamını ifade eder.
“Geç kaldığınız için önceki treni kaçırdınız, bu tren dolu ve bir sonraki bu istasyonda durmuyor.” Cümlesini okuduğumuzda “bir sonraki” ile ne kastedildiği sorusunu kendimize soracak olursak, yukarıda belirtilen örnek cümlede “tren” önceki cümlelerde bahsedilmişti ve kendi anlamı dışında “bir sonraki” kelimesi de bu cümlenin bağlamında bahsi geçen “tren”i ifade eder.
”الآخِرَةِ” kelimesini, 2:4 ayetindeki Arapça metinde indirilen bağlamını yukarıda bahsedilen örnek cümledeki tren konusunun bağlamında olduğu gibi aynı dilbilgisi kuralı ve aynı mantıkla anlıyoruz.
Ve onlar ki, sana indirilene, seninkinden önceki indirilene ve bir sonraki indirilene tam olarak inanırlar ve güvenle kabul ederler.
Ve onlar, sana vahiy ile indirilene, seninkinden önce ve sonraki indirilenler de dahil olmak üzere, kendileri tarafından güvenle kabul edilen vahiylere tamamen inanırlar
Yukarıda Bakara Suresi’nin 2:4 ayetinde kâmil bir mümin olabilmek için üç unsurun gerekli olduğu vurgulanmıştır.
Hz. Muhammed (as) e gelen vahiylerin tamamına inanmak ve kabul etmek
Hz. Muhammed (as) den önceki vahiylerin tümüne inanmak ve kabul etmek
Gelecek vahiylere hiçbir şüphe duymadan inanmak ve kabul etmek.
Yukarıdaki 2:4 ayetindeki bir sonraki indirilene / vahiy ile gelene inanmanın ve kabul etmenin Muhammed (as)i merkeze alarak çözüm arayan zihinler için kabulünün zor olduğunu anlıyoruz. Oysaki ayet Kur’an’ımızın “nebileri birbirinden ayırmayız” ifadesiyle de uyumludur ve böyle de olmak zorundadır.
(Şuara 196)
وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı
“Kur’an” kelimesi, ” قَرَنَ ” (karana) fiilinin ism-i faili olup ” قَرَنَ ” (krn) kökünden türemiştir ve “birleştirmek, eşleştirmek, bağlamak” anlamlarına gelir. Dolayısıyla, ism-i fail veya fail olan “Kur’an” (قرآن), bir birleştiricidir; bizi Allah ile birleştirdiği gibi, ana hedefi olan ” صلاۃ ” (Salat) ile de insanları birbirine bağlar. Salat da biz Allah’ın emirlerine uyarak O’na bağlanırken, aynı zamanda Allah’ın aynı emri doğrultusunda diğer insanlarla da birleşiriz. Bu nedenle, Kur’an’ da bahsedilen Allah’ın indirdikleri (vahiyleri ile ilettikleri) arasında gerçekte hiçbir fark yoktur.
Onlar “ itaatimiz / boyu eğmemiz ALLAH ile ve bize indirilene ve İbrahim’e, İsmail’ e, İshak’ a, Yakup’ a, en iyi bireylere (nesillere) indirilene, Musa’ ya ve İsa’ ya getirilenlere (ulaştırılanlara) ve Rab’leri tarafından sunulana / bildirilene / verilene / gönderilene’dir, biz onların hiçbiri arasında ayrım yapmayız ve biz O’ na teslim olanlarız / O’ nu kabul edenleriz ” dediler.
Bu, kadim çok tanrıcı pagan atalarının soyundan gelen putperestler tarafından bilerek ve kasıtlı olarak İslam’ a sokulan mevcut yanlış inancımıza karşı Kur’an’ın kelimeleri ışığında anlamamız ve kabul etmemiz gereken gerçektir.
Karanlık çağlarının çok tanrılı tarihlerini biliyorlardı, ALLAH zaman zaman vahiy ile onların çok tanrılı putperest dinlerini yok eder ve doğruyu arayanları, Allah’ın tüm insanlık için tasarladığı tüzüğü olan yola yönlendirir.
Eski çok tanrılı putperestlerin liderleri, ALLAH’ın vahiylerini her zaman putperest uygulamalarına karşı bir tehdit olarak gördüler. Bu nedenle, İncil ve Kuran’ın vahyinden çok önce bile, putperestliklerini Rabbimizin vahiylerinden korumak için sürekli hareket ediyorlardı.
Çok tanrıcılar (politeistler), putperestler, paganlar ne Hristiyan ne de Yahudi idiler, Kur’an onlara “Kitap Ehli” demedi. Ancak onlar çok tanrılı putperest uygulamalarını korumak için Hz. İbrahim (as)’ın soyundan geldiklerini ve ALLAH’a gerçek inananlar olduklarını iddia ederek sahte bir oyun sergilediler.
Sevgili nebimiz Muhammed’in (s.a.v.) vefatı sonrasında Arap putperestleri, Yahudiler ve Zerdüşt, Maniheist çok tanrıcıların ittifakı iktidara geldiğinde, karanlık dinlerini İslam’ın koruyucu bayrağı altında sürdürmek için dinlerini ritüelleri ile İslam’ a yamadılar.
2:4 ayetindeki “الآخِرَةِ” (bir sonraki) kelimesinin kullanımını doğru anlayamayışımızın nedeni; diğer tüm insanlar gibi bizim de “vahiy”in Kur’an’dan sonra gelemeyeceğine ve ALLAH’ın artık dünyaya “vahiy” göndermeyi durdurduğuna ve “vahiy” kapısının sonsuza dek kapandığına dair, yanlış bir anlayışa saplanmamızdır.
Ayetimizin Arapça metnine dikkat edilirse, 3 cümlecikten oluştuğu görülür
وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ
وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ
وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
İlk iki cümlede üstünlük sıfatı (ismi tafdil), emir kipi veya isim fiil veya karşılaştırma ismi olarak da bilinen “أُنزِلَ” kelimesi kullanılarak Rabbimizin indirdiğinin ifade edildiği açıkça görülür.
Buna karşın, aynı ayetimizin üçüncü cümlesinin bitiş ifadesinde, tüm lisanların ortak dilbilgisi kurallarına uygun olarak “أُنزِلَ” (indirilen) kelimesi “بِالآخِرَةِ” ifadesiyle tekrarı gereksiz olduğu için “بِالآخِرَةِ” (ahiret) kelimesi, “أُنزِلَ” (indirilen) kelimesi olmaksızın kullanılmıştır.
Bu nedenle, kapanış cümlesinde “أُنزِلَ” (indirilen) kelimesini tekrarlamak yerine, “الآخِرَةِ” kelimesine sınırlayıcı edat olan “بِ” (bi) eklenmiş, “الآخِرَةِ” yani “sonraki” kelimesi, bağlaç harfi “وَ” (حرف ربط) ile kullanılmış ve “الآخِرَةِ” (sonraki) kelimesi (zaten bilinen ya da önceden bahsedilen konular için kullanılan) belirlilik takısı “ال” ile gelmiştir.
Dolasıyla sadece sınırlayıcı edat “بِ” ve bağlayıcı “وَ ” harfinin kullanılması “الآخِرَةِ ” (ahiret) kelimesinin önceki “أُنزِلَ ” (indirilen) ile güçlü bir bağ ve ilişki kurmasıyla yeterli kalmıyor, aynı zamanda “ال ” (el) belirlilik ekiyle gelen “الآخِرَةِ ” (ahiret) kelimesi, önceki cümlelerde tartışılan ve ayetimizin (2:4) bağlamında da yer alan “أُنزِلَ ” (indirilen) kelimesine de atıfta bulunuyor.
Arapçada “ال ” (el) takısı sadece bağlamda veya konu bütünlüğünde zaten önceden bilinen, daha önce tartışılan veya sözü edilen veya not edilenlere atıfta bulunmakla kalmaz; aynı zamanda evrensel gerçeklerle ve iyi bilinen ya da ünlü isimleri de ifade eder.
Bu nedenle, Kur’an-ı Kerim’in 2:4 ayetinin üçüncü cümlesinde geçen “وَبِالآخِرَةِ” ifadesindeki “الآخِرَةِ ” (el-ahiret) kelimesi, bağlam dışında “Kıyamet Günü” veya “Hesap Günü” anlamında alınamaz. Kıyamet Günü veya Hesap Günü gibi kavramlar, bu bağlamda ve 2:24 ayeti de dahil olmak üzere, öncesinde ve sonrasında hiçbir ayette bahsedilmemiş ya da tartışılmamıştır.
Bakara Suresi’nin 2:4 ayetinin öncesi ve sonrasındaki ayetlere bakıldığında, 2:2 ayeti içinde “هُدًى” (doğru yol gösterme) ifadesinin geçtiği “الْكِتَابُ” (Kitap) zikrediliyor ve şüphesiz ki bu Allah’ın bir vahyi ile ilettiği / açıkladığıdır. Yine, ilk ayet olan, 2:1 ayetindeki “الم” ifadesi, “ذَلِكَ ” işaret edatıyla belirtilmiş ve tanımlanmış kendisi, başlı başına bir vahiy (açıklama) koleksiyonudur. Bu koleksiyon (الم), içerisinde şüphe olmayan (لاَ رَيْبَ فِيهِ) Kitap’ ta (الْكِتَاب) derlenmiştir.
Bu yüzden 2:1 ve 2:2 ayetlerinin, ALLAH’ın “indirdiğinden” söz ettiği açıkça görülmektedir.
Bir sonraki 2:3 ayeti, “يُنفِقُونَ ” cümlesinde geçen “نفق ” (nafaka) ve “الصَّـلَاةَ ” kelimeleri ile ifade edilen vahiy ile indirilen / açıklananın zorunlu bileşenlerinin pratik olarak uygulanmasını vurgular ve indirileni delice coşkuyla, çılgınlıkla kabul eden ve inananlar, (الصَّـلَاةَ) ve Allah’ın kendilerine verdiği rızıklardan başkalarına (يُنفِقُونَ) vermek gibi ALLAH a itaat etmek için vahiy ile ilettiği/indirdiği belirli talimatların etkinliğini doğru bir şekilde belirlerler. Dolayısıyla, 2:3 ayetinde yukarıda açıklanan talimatların veya yönlendirmelerin ALLAH’ın vahiy ile ilettiği/indirdiği olduğunda şüphe yoktur.
Bir sonraki 2:4 ayetimizde önceki 2:1, 2:2 ve 2:3 ayetlerinde belirtilen kitap, doğru yol, talimat, hidayet, rehberliği kapsayan ve içeren “أُنزِلَ ” kelimesinin “vahiy” için özel bir terim olarak kullanıldığı görülmektedir.
Kur’an’ımızın bir şeyi açıklamak için oldukça basit ve sade kelimeler kullanması ardından onun özel ismini kullanması ve örneğin “يُنفِقُونَ ” (yunfikune) ifadesini, infak edenler yani ödeyen, dağıtan ve harcayanlar için kullanması gibi yöntemi olduğu görülüyor. Kur’an’ımızın mesajını anlamada herhangi bir karışıklığı ortadan kaldırmak için, şeyleri belirli özel isimleri ile tanımlamaya başlaması O’nun eşsiz ve benzersiz üslubudur.
Bu nedenle, Bakara Suresi’nin ilk ayetinden itibaren bahsedilen aynı “vahiyle açıklanan”, 2:4 ayetinde “أُنزِلَ ” kelimesi ile ifade edilmiş ve 2:5 ayetinde “هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ ” Rablerinin talimatı, (Rablerinin rehberliği, Rablerinin yönlendirmesi) ifadesiyle daha da pekiştirilmiştir.
Yani Kur’an’ımız; 2:1, 2:2, 2:3 ve 2:4 ayetlerinde zikredilen ‘külliyat’ (الم), ‘kitap’ (الْكِتَابُ), içerisinde hiçbir şüphe olmayan yol gösterici, talimat, yönlendirme (لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى), ‘indirilen’ (أُنزِلَ) ve aynı bağlamda gelen 2:5 ayetinde bahsedilen talimatların, Rabbimiz olan ALLAH tan olduğunu anlaşılır kılmak için kolaylaştırır ve kristal berraklığında tutar.
Bu nedenle, 2:5 ayetindeki “هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ ” ifadesi ışığında, “أُنزِلَ” kelimesi “ALLAH’ın vahiy ile indirerek açıkladığı” anlamına geldiği şeklinde olarak alınır. Çünkü Allah bizim “Rabbimiz” (رَّب), hayatımızı sürdüren, öğreten ve rızık verenimizdir. Aynı şekilde, 2:5 ayetindeki ” هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ ” ifadesi ışığında, 2:2 ayetinde bahsedilen “Kitap” (الْكِتَابُ) sıradan bir kitap değil, ALLAH’ın Kitabıdır.
Gerçi “رَّبِ ” (Rab) Rab ya da ALLAH kelimesi “الْكِتَابُ ” (Kitap) ile, ” هُدًى ” (talimat / yönlendirme) ile ya da “أُنزِلَ ” (indirilen) kelimesiyle birlikte geçmese de tüm bu ayetlerin bağlamında, talimatın veya yönlendirmenin Rabbimizden (öğreten, rızık verenden) geldiği (هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ) açıklandığında, bu açıklamayı / indirmeyi (أُنزِلَ) ALLAH’ın vahyi ya da ALLAH’ tan gelen vahiy olarak kabul etmekten başka bir yol yoktur.
2:4 ayetindeki “وَبِالآخِرَةِ” (ve bil ahireti) ifadesinde geçen “اَلآخِرَةِ” (el ahira) kelimesinin kullanımını ve doğru anlamını belirlemek için Bakara Suresi’ndeki tüm bu ayetlerin bağlamını takip etmek şarttır.
Yukarıda yapılan tüm dilbilgisi açıklamalarına rağmen, Kur’an’î bir kelime olan “الآخِرَةِ” (el ahiret) kelimesini belirlenmiş bir ismi (اسم معرفه) olduğunu düşünenler, anlamını bağlam dışı olarak “Ahiret”, “Kıyamet Günü” veya “Son Yargı Günü” olarak alanlar kesinlikle yanılıyorlar! Bunun nedeni, yazılımı ve fonetiği aynı anlamı ise farklı olan “آخرت” (ahiret) kelimesinin, Farsça “Kıyamet Günü / Hesap Günü / Son Yargı Günü” anlamının, kelimenin Arapça manasının yerine kullanılmasıdır.
Oysa Arapça veya Kur’an’î bir kelime olan “اخر ” (ahir) ya da onun belirli ismi “الآخِرَةِ ” (el ahiret); Arap dili tarihinde veya Kur’an’da asla “Hesap Günü” ya da “Kıyamet Günü” veya “Son Yargı Günü” anlamında kullanılmamıştır!
Kur’an’daki “الآخِرَةِ ” (el ahiret) kelimesinin kök sözcüğü olan “أخر ” (ahir) kelimesinin Arapça doğru kullanımı, Kur’an’ da ve Arap dilinde şu anlamlara gelir: Sonraki, öte, ertelenmiş, nihai, daha sonraya bırakılmış, bekletilmiş, gecikmiş, sona ait, en sondaki, son gelen, takip eden, geç gelen, en son, dayanıklı, en son sırada, terminal, son uç, dayanmak, tahammül etmek, sürmek vb.
Arapça اخر kelimesi; “dayanmak, tahammül etmek, sürmek, sürüp gitmek, kesilmemek, devam etmek” anlamına gelen Arapça دام kelimesinin ve aynı zamanda “devam etmek, süregelmek, ısrar etmek” anlamına gelen Arapça استمر kelimesinin eş anlamlısıdır.
دام ve استمر Arapça kelimeleri; süren, devam eden, en son olan anlamına gelen “اخر ” kelimesinin yanı sıra “تابع ” kelimesinin de eş anlamlısıdır.
Bu nedenle, Arapça “اخر ” kelimesi aynı zamanda bir şeyi takip eden veya bir sonraki gelen ancak devam eden, asla bitmeyen, kalıcı ve sürekli olan ve bir şeyin sonunda ve başlangıcında buluşarak asla bitmeyen, uzun tam ve sürekli döngü oluşturan, dönüş, dolaşım veya devridaimi ima eder.
Bu nedenle, Arapça sözlüklerde ve Arapça çevirilerde “اخر ” kelimesine baktığımızda, bu kelimenin anlamları ve eş anlamlıları arasında “ulaşmak, buluşmak, bağlamak, bitiştirmek, eriştirmek” anlamına gelen “وصل” kelimesini de görebiliriz. Vasl (وصل) kelimesi, اخر kelimesinin, bir şeyin sonu ile başlangıcının buluştuğu sürekli bir döngüyü ifade etme özelliğini vurgular.
Arapça veya Kur’an’daki “اخر ” kelimesi ve türevleri doğru bir şekilde; bir noktanın sonrasında veya ötesinde veya arkasında, her iki ucun sonunda birleşerek döngü veya kesintisiz sürekli çevrim oluşturduğu noktaya kadaranlamına gelir. Kur’an aynı şekilde durmayan sürekli devam eden bir döngüyü Arapça “اخر ” kelimesi ve türevleriyle açıklar ki bu bir şeyin sona ermesini ve bittiği aynı noktadan başlaması veya yeniden başlaması anlamına gelir. Bu nedenle Kur’an, ölümden sonraki hayatla ilgili ayetlerde Arapça “اخر ” kelimesinin türevlerini kullanır. Çünkü ölüm, hayatın bir evresinin sona erdiği noktadır ve ötesine geçtiği bu noktadan sonra yeni ya da sonraki bir yaşam evresi başlar. Bu hayatın şekil değiştirmesi demektir. Ancak sınav için öğrenilmiş ve ezberlenmiş “enerji” asla yok olmaz. Sadece şeklini değiştirir, bir biçimden diğerine dönüşür.
Enerjinin şekil ve biçiminin birinden diğerine dönüşmesine dair pek çok örnek bulunur. Örneğin, su mekanik ya da elektrik enerjisi kullanarak yüksek bir yere taşındığında, kinetik enerji depolar ve aşağı döküldüğünde bu enerji mekanik enerjiye dönüşür. Yerçekimi etkisiyle hızı da artar ve basınçla akar. Basınç bir türbinin döndürülmesi için kullanıldığında mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. Bu basınç bir türbini döndürmek için kullanıldığında mekanik enerji elektrik enerjisine dönüşür. Elektrik enerjisi makineleri çalıştırmak için kullanıldığında tekrar mekanik enerjiye dönüşerek su taşıma, yük taşıma ya da herhangi bir nesneyi bir mesafeye veya yüksekliğe taşımak için kullanılan bu mekanik enerji ile kinetik enerjiye dönüşür.
Ayrıca, sert çarpışmalarda, çarpışan nesnelerin mekanik enerjisi, bileşen parçacıkların kinetik enerjisine dönüşür. Bileşen parçacıkların kinetik enerjisindeki bu artış, şeklini termal enerjiye dönüştüren bir sıcaklık artışı olarak algılanır ve termal enerji tekrar mekanik ve ardından termik santrallerde elektrik enerjisine aktarılır. Dolayısıyla, enerji asla ölmez veya yok edilemez. Sürekli çalışan bir enerji döngüsü asla sona ermez ve benzersiz işlevsel yeteneklerine ve belirli bir alandaki kullanımına veya belirlenmiş bir sektördeki veya aday gösterilen bir alandaki ihtiyacına göre şekillerini ve biçimlerini değiştirmeye devam ettirerek, durmaksızın bir döngüde çalışmaya devam eder. –
Fizik, enerji döngüsünün hiç bitmeyen bu evrensel gerçeği ortaya koyulduğunda, sorgusuz sualsiz kabul edilir. Ancak bu gerçek, Kur’ an tarafından söylendiğinde, inkarcı O’nu reddeder ve kabul etmemek için türlü mazeretler üretilir.
Fiziğin ötesinde, biyoloji ve tıp bilimlerini incelediğimizde vücudumuzun işlevlerini sürdürebilmesi için ‘enerji’ ye ihtiyaç olduğunu anlarız. Tüm bilimlerin ötesinde, Kur’an’ımız enerjinin bedeni canlı tutan hayat kaynağı olarak hizmet ettiğini söyler.
Kur’an-ı Kerim enerjiyi itici güç olarak tanımlar ve bu kelimeyi Arapça kökenli “جنن” kelimesinden türetir ve türevleri olan “جن“, “جنات“, “جنان“, جَنَّة” ve “جان” kelimelerini kullanır. Hayat, dürtü, rağbet, düşkünlük, istek, arzulama, itici veya sürücü güç, işlevsel enerji, gizli bir dürtü anlamlarına gelir…
Bu nedenle, Kur’an’da hayat; enerji, gizli dürtü, itici güç, istek, itme, güdü, uyarım, beyin dalgası, mesaj, iletişimci, içgüdü, itki, bir şeyi yapma arzusu, arzu, ilham, bir bedene kısaca etki eden bir güç ve belirli bir momentum değişikliği üreten, dürtü ile hareketi iletebilme yeteneği gibi kavramlarla anılır. Yukarıda belirtilen enerjinin işlevsel anlamını fizik açısından yanı sıra biyoloji ile tıp bilimlerinde okuduklarımız bağlamında açıklamanın ötesinde, Kur’an’ımız bunu 51:56 ayetinde daha da açarak, hayatın ya da itici (hareket) gücün veya enerjinin bedene hizmet ettiğini açıklar. Beden ve onun hareket enerjisi; birbirlerine hizmet eden ve ALLAH’ın belirlediği çerçevede, ALLAH’a ve ALLAH’ın emirlerine itaat ederek beden ve ruhu bir arada tutarak belirlenen görevleri yerine getiren hizmetkarlar veya hizmet edenler olarak adlandırılır.
Ve hareket enerjisini / dürtü gücünü ve kişileştirmeyi (şahıslandırma) hizmet etmeleri dışında yaratmadım
Bununla birlikte, Kur’an’ımız insandan, insanoğlundan veya insan soyundan bahsettiği her yerde, 4:28 “وَخُلِقَ الْإِنْسَانُ ” ayetinde bildirildiği gibi doğru ve eksiksiz “الْإِنْسَانُ” (el insan) kelimesini kullanır. Bu nedenle, Kur’an’ın insan, insanlık ya da insanoğlu kavramını ifade etmek için Arapçada hâlâ kullanılan “إِنْسَانُ” (insân) kelimesini haşa bildirmemesi söz konusu değildir. Aksine, Kur’an, Arapçada insan, insanlık ve insanoğlu için kullanılan kelimeyi ayırt ederek göstermiş ve “الْإِنْسَانُ ” (el insân) kelimesini yaklaşık 66 kez kullanmıştır.
Kur’an’ da emsalsiz güçlü bir gramer ve kusursuz kelime seçimleri söz konusudur. Ayrıca, Kur’an herhangi sıradan birinin, mırıldanarak eksik söylediği ve ani, bozuk, çarpık ifadelerle, hiçbir dilde kullanılmayan kelimelerle yazılmış bir metin değildir. Bir kişiye ya da insanlığa, saygılı şekilde, doğru unvanları olan “إِنْسَانُ” (İnsân) veya “الْإِنْسَانُ” (el insan) ile hitap etmek yerine, onları “الْإِنْس” (el ins) şeklinde çağırmak aşağılayıcı bir yaklaşım tarzıdır. Kur’an’dan böylesi tutarsızlıklar beklenemez. Kur’an, birine “الْإِنْسَانَ” (el insan) yerine “الْإِنْس” (el ins) gibi çarpıtılmış ya da alaycı bir isimle hitap edilmesini teşvik eden, bir kültürü asla desteklemez.
Şimdi, tüm Arap asıllılara, Arapça konuşan herkese, Arapça dilbilimcilerine, Arapça öğretmenlerine ve Kur’an tercümanlarına soruyoruz: Eğer “الْإِنْس” (el ins) kelimesi Arapça dilinde hiçbir yerde “إِنْسَانُ” (insân), yani insan, insanlık ya da insanoğlu anlamında kullanılmıyorsa, neden bu Kur’an kelimesi olan الْإِنْس (el ins), Kur’an’ın çevirilerinde tamamen yanlış bir şekilde “الْإِنْسَانَ” (el insan) olarak yorumlanıyor?..
İnsan, insanlık ve insanoğlu için Kur’an, uygun ve tanınmış bir kelime olan “الْإِنْسَانَ” (el insan) kelimesini Kur’an boyunca en az 66 kez kullanmıştır. Ancak dikkatle bakıldığında ne zaman; nazik duygulardan, nezaketten, kişileştirmeden, şekilden, bir çerçeveden veya somutlaştırmadan bahsedildiğinde ise “الْإِنْس” (el ins) kelimesi tercih edilmiştir.
Bu nedenle, Kur’an’da geçen “الْجِنَّ وَالْإِنسَ” ifadesi; ‘beden ve ruh’, ‘hareket ettirici güç ve somutlaşma’, ‘nezaket ve dürtüsellik’ gibi anlamları ifade etmek için kullanılır. Temelde “الْجِنَّ وَالْإِنسَ” (el cinne ve el ins), Kur’an’ ın oldukça ilginç bir şekilde açıkladığı iki zıt özelliktir ve insan davranışı, insan psikolojisi ve insan hayatı hakkında keşfedilmemiş pek çok bilgi sunar.
Ancak putperestler bu detayı, cinlerin (cinler) ya da görünmez varlıkların ve insanların yaratılışıyla ilgili pagan mitlerinin gölgesinde bırakarak bu eşsiz bilgi ve hikmet hazinesini gizlemişlerdir.
Kur’an ayetinin 2:4’teki kompozisyonunda görüldüğü gibi, indirilen kelimesinin başlangıç noktası, bir önceki ‘’وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ” cümlesindeki “قَبْلِكَ” ifadesinde قَبْل kelimesidir. İndirilen kelimesinin son noktası ise ayetin “وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ” kapanış cümlesindeki وَبِالآخِرَةِ dir. Bu ifadedeki “اَلآخِرَةِ” kelimesi, bizi sürekli ve kesintisiz bir döngüye sokuyor.
Kur’an hakkında hiçbir bilgisi olmayan tamamen önyargılı biri bile اَلآخِرَةِ (ahirati) kelimesinin قَبْل (kabl) kelimesinin tam zıttı olduğunu kolayca anlayabilir.
قَبْل > ilk; اَلآخِرَةِ > son;
Eğer قَبْل ilk, en önceki ya da en baştaki ‘indirilen’ anlamında kullanılmışsa bu, zıt anlamlısı olan ‘اَلآخِرَةِ’ kelimesinin ise kesinlikle son, en uzak, en son, nihai indirilen anlamında kullanıldığını gösterir.
قَبْل (ilk) ve اَلآخِرَةِ (son) kelimelerinin kullanılmış olması; vahyin en baştan sona, en öndeki vahiyden en sondaki vahye ve ilk vahiyden son vahye kadar kesintisiz, durmaksızın devam eden sürekliliğini/devamlılığı tasvir eder.
Kur’an’ımız 2:4 ayetinde “اَلآخِرَةِ” (ahirat) kelimesi yerine “بعد” (bad) kelimesini kullanmamıştır! Çünkü “بعد” (bad) kelimesi, bir noktadan diğer bir noktaya, örneğin A noktasından B noktasına kadar sınırlı olmayı gerektirir. Eğer Kur’an-ı Kerim’de 2:4 ayetinde geçen “اَلآخِرَةِ” (elahirati) kelimesi yerine “بعد” (bad) kelimesi kullanılsaydı, Kur’an’ ın bizi Kuran’ dan sonra sadece bir vahye daha inanmaya çağırdığı anlaşılırdı. Ancak Kur’an muhatabına, sonraki tüm vahiyleri kabul etmeyi telkin etmektedir. Burada sözü edilen vahiy, kişinin fıtratında var olan bilgiyi varlık aleminde olan, ancak açığa çıkmamış bilgi ile buluşturan vahiy olup, insanın ve beraberinde insanlığın kainattaki bulgular ile gelişiminin önünü açan bilgi akışıdır. (Vahiy, indirilen değildir. Vahiy indirilenin gönderilme metodunun adıdır. Bağlayıcı olansa o metot ile indirilen ve hiç unutulmaması hep hatırda olması gerekendir. Yani zikirdir.) İşte bu yüzden Kur’an; “بعد” (bad) kelimesini değil “اَلآخِرَةِ” (el ahiret) kelimesini kullanır. Kur’an, birbirini takip eden sürekli bir döngüden bahseder. “اَلآخِرَةِ” (el ahiret) kelimesi, böyle bir mesajı ifade etmek için mükemmel bir seçimdir.
Ayrıca Kur’an’ımız “اَلآخِرَةِ” (el ahiret) kelimesini:
2:86 ayetinde “الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالْآخِرَةِ ” (dünya hayatını ahirete tercih edenler);
Benzeri ayetlerde de görüleceği üzere, bağlam içerisinde anlamı kesinleştiren kelimeler ile kullanmıştır. اَلآخِرَةِ (el ahirat) kelimesi tek başına “Ahiret, Kıyamet, Hesap Günü, dünyadaki belirlenmiş hayatın sonu” anlamında kullanılmamıştır. Kur’an’ımız da اخر (ahir) kök kelimesinin türevleri “الْحَيَاةَ الدُّنْيَا ، الدُّنْيَا ، دَارُ ، الْيَوْمِ ، عَذَابُ” gibi uygun kelimelerle ölümden sonraki hayatı; bağlamlarına göre “Dünya hayatının son günü”, “Ceza günü” veya “Hesap günü” olarak tasvir eder.
Ancak “اَلآخِرَةِ” (el ahiret) kelimesi, Kur’an’ın hiçbir ayetinde, ölümden sonraki hayat bağlamı olmaksızın, ölümden sonraki hayattan söz etmez.
Bu nedenle, Farsça “آخرت ” (ahiret) kelimesinin aksine, Arapça “اَلآخِرَةِ ” (el ahiret) kelimesi “ölümden sonraki hayat” anlamına gelmediğinden, Arapça veya Kur’an’daki “اَلآخِرَةِ ” (el ahirat) kelimesi kullanımlarının doğru anlamı için ayetlerin tertibine ve bağlamına bakılmalıdır.
“أُوْلَـئِكَ” üçüncü şahıs çoğul özne zamiridir, onlar anlamına gelir.
“عَلَى” edat: Üzerine, üzerinde, üstüne, üstünde anlamındadır,
“هُدًى” İsim fiil, fiilimsi (bir fiilin isim gibi işlev gördüğü hâl): Yönlendirme, yönerge, talimat anlamındadır.
“مِّن” edat: …den, ….dan, ….nın anlamına gelir,
رَّبِّهِمْ kelimesi (هِمْ+رَّبِّ) bileşiminden oluşur: “رَّبِّ” Rab, “هِمْ” üçüncü çoğul şahıs zamiri: Onlar anlamındadır. رَّبِّهِمْ (هِمْ+رَّبِّ) Onların Rabbi anlamındadır.
“وَأُوْلَـئِكَ” ve onlar
“هُمُ” onlar; o kişiler
“الْمُفْلِحُونَ” başarılı olanlar, gelişenler, ilerleyenler
Aslında فلح kelimesinin anlamı, “bir canlı organizmanın, özellikle uygun bir çevrenin etkisiyle, sağlıklı veya güçlü bir şekilde büyümesi ve gelişmesidir.” Dolayısıyla, فلح doğru bir şekilde; gelişme, büyüme, toprak işleme ve tarım anlamına gelir. Bu nedenle, “الْمُفْلِحُونَ” (el muflihûn) “daha fazla büyüme, daha fazla gelişme, daha fazla toprak işleme ve daha fazla tarımın” öznesi olanlardır.
Onlar, daha fazla gelişmek için bölünen, ayrılan, yontulan veya yarılanlardır. Kurtuluşlarından sonra daha yüksek bir başarıya ilerlerler.
Onlar, daha fazla gelişme için bölünmüş, ayrışmış, serpilmiş, paylaşmış olanlardır ve başarılı kurtuluşlarının ardından daha yüksek bir boyuta doğru ilerlerler.
Arap dilinde “هُدًى” (hudá) kelimesi hiçbir zaman ‘rehberlik, doğru yol, vb’ anlamında kullanılmamıştır, ancak genel olarak Kur’an’ ın tercümelerinde Kur’an’ da “هُدًى” (hudá) kelimesi “rehberlik, doğru yolu gösterme” anlamında kullanılır. Bu durum, Maniheist düşünce etkisi altında kalmış İslam âlimlerinin Kur’an’ı tercüme ederken, Kur’an’daki “هُدًى” (hudâ) kelimesini Farsça “ھدایت” (hidayet) kelimesiyle ilişkilendirip “rehberlik” anlamında çevirmelerinden kaynaklanmaktadır.
Arapça “هُدًى” (hudâ) kelimesi “talimat” ve “istikamet” anlamına gelir ki burada istikamet, hedefe ulaşmak için belirlenmiş bir usul, yol veya doğru yöntemdir.
Kur’an’ımızdaki هُدًى (hudâ) kelimesi, “yön, istikamet” anlamına gelecek şekilde doğru tercüme edilirse, Kur’an’daki uygun kullanımını tasvir eder ve أنبَت (canlı organizmanın çimlenmesi veya doğumu) ilk aşamasından başlayarak insan şekline ve daha da gelişmenin ileri boyutuna kadar büyüme dahil yaşamın tüm aşamalarının gelişiminin “yönünü” ifade eder. Bu başarıya ulaşanlara da الْمُفْلِحُونَ (el muflihun); işlenmiş, seviyeli, gelişmiş, ilerlemiş, vb denir.
هُدًى (hudá), büyümemiz, kalkınmamız ve gelişmemiz için üzerinde yürümek zorunda olunan, Allah’ın belirlediği ve sabit olan istikameti, yönü belirtir. Herhangi bir rehberliği takip edip etmemek isteğe bağlıdır. Ancak istikamet veya yön farklıdır. Belirlenmiş hedefe ulaşmak içinse verilen yolu veya istikameti takip etmekten başka seçenek yoktur. Bu, bir mahkeme kararında saygıdeğer bir hâkim tarafından bir yön belirlenmesine ya da hükümet veya yetkili bir otorite tarafından verilen talimatlar doğrultusunda belirlenmiş bir yönde hareket edilmesine benzer.
Onlar, Rablerinin talimatı üzerindedirler ve onlar iyiye giden (gelişenler, ilerleyenler) başarılı olanlardır.
2:5 ayeti, indirilenlere inanan ve onları her durumda kabul edenleri ortaya çıkarır. Ayette geçen ‘أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ ifadeleri, din gözlüğünü bir kenara bırakıp bakıldığında rahatlıkla anlaşılabilecek iki ifade cümlesinden oluşmaktadır. Bu ayeti ve geleneksel çevirilerini pek çok kez okumuş, ancak ayetin Arapça metninde söylenenleri ciddiye almamış olabilirsiniz. Bunun nedeni, Kur’an’ın çok sayıda diğer ayetleri gibi bu ayetin de hiçbir zaman, insanlara fayda sağlamak amacıyla indirildiği bağlamda çevrilmemiş olmasıdır.
Söz konusu ayetin mesajı, sahte tefsir ve yanlış çevirilerde kurnazca ahirete yönlendirilmiştir. Oysaki; 2:5 ayetinin kapanış ifadesi olan ‘وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ kısmında, ‘başarılı olacaklar’ ya da ‘kurtuluşa erecekler’ şeklinde uydurulan anlamı ve gelecek zamanı ifade eden ‘olacaklar’ anlamına gelen bir ifade nerede vardır?
“2:5 ayetindeki ‘وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ ifadelerinin gelecek zamanla çevrilmesinin tek nedeni, bu ayetin mesajını hesap gününe (yargılama gününe) yönlendirerek, bir önceki ayet olan 2:4’teki ‘وَبِالآخِرَةِ’ ifadesinin yanlış bir şekilde hesap günü anlamında çevrilmesiyle yapılan çarpıtmadır. Her ne kadar ‘وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ ifadesi bazı çevirilerde ‘onlar başarılı olanlardır’ gibi şimdiki zaman olarak çevrilmiş olsa da bu çevirilerin cümle kuruluşu ve tefsirleri okuyucuyu, tekrar hesap günü konusuna yönlendirmektedir. Oysa الْمُفْلِحُونَ kelimesi, الفلاح (el felah) başarı, ilerleme elde etmiş veya الفلاح durumuna ulaşmış olanları (هُمُ) ifade eder.
“الْمُفْلِحُونَ” (el muflihun) ilerleme kaydetmiş, gelişim sağlamış ve başarıya ulaşmış olanları tanımlayan üçüncü çoğul şahıs sıfat ismidir.
Bu nedenle, anlam bilimi ve gramer açısından, teknik olarak, ‘هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ (humul muflihun) ifadesi geçmiş zaman cümlesidir. Anlamı geleceğe, özellikle de henüz çok uzak bir gelecekte gerçekleşmesi beklenen hesap gününe taşımak mümkün değildir.
الْمُفْلِحُونَ kelimesi, Arapça ‘فلح’ kökünden türemiştir ve daha fazla ilerleme veya gelişme için bir kesim noktasını ifade eder. Dolayısıyla hesap günü veya mahşer günü gelecekte gerçekleşecekken; geçmiş zaman olan ‘هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ ifadesi bize, hâlihazırda gelişmiş, başarıyla ilerlemiş, ilerleme sağlamış veya zaten yükselmiş olanlardan bahsetmektedir.
Kur’an’ın yazarı Allah’ımız eğer gelecekte gerçekleşecek bir şeyden bahsetmek istemiş olsaydı, gelecekle ilgili bir cümle yapısı kullanırdı. Ancak o, ‘هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ gibi geçmiş zaman cümlesini tercih etmiştir.
2:5 ayetinin kapanış kısmında yer alan ‘وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ’ ifadesi, gramer yapısına göre ilerleme kaydetmiş, gelişmiş ve başarı elde etmiş belirli kişileri tanımlamaktadır. Başındaki bağlaç olan ‘و ‘, bu ifadeyi aynı ayetin bir önceki kısmında yer alan ‘أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ’ cümlesiyle ilişkilendirmek ve devamlılığı sağlamak içindir. Bu önceki cümle, 2:4 ayetinde bahsedilen geçmiş, şimdiki ve gelecekteki vahiy ile indirileceklere inanıp kabul eden herkes için kullanılan üçüncü şahıs çoğul zamiri olan أُوْلَـئِكَ (onlar) ile başlamaktadır. Aynı zamanda, 2:5 ayetindeki ‘أُوْلَـئِكَ ‘ zamiri, vahiyleri kabul eden inananların, Rablerinin rehberliğinde olan kişiler olduğunu tanımlamaktadır.
2:5 ayeti, olması gereken bağlamına göre iki çok önemli evrensel gerçeği bildirir:
“أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ” Geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki indirilenleri kabul eden ve onlara inananların, Allah’ın istikameti üzerinde oldukları gerçeği.
“وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ” Bir önceki ayette belirtilenlerin ilerleme kaydetmiş (gelişmiş / ilerleme sağlamış, başarı elde etmiş) refaha ulaşacaklardan olacakları gerçeği.
Hiç şüphe yok ki Kur’an, toplumsal reform, karakter inşası ve insan zihninin gelişimi için kapsamlı Rabbimizin vahiydir. Bu kitap, vizyonumuzu genişletir, eleştirel düşünme yeteneğimizi artırır, hoşgörüyü, doğruluğu ve huzuru teşvik eder. Bizi hem kendimiz hem de başkaları için barışçıl, aktif ve faydalı bireyler haline getirir. Allah, yeryüzünde bizim için her şeyi yaratmıştır (2:29) ve Kur’an evrensel gerçekleri ortaya koyar, bilgi edinmeye, aklımızı kullanmaya, evreni keşfetmeye ve talimatları izleyerek hayatımızı kolay, mutlu ve sorunsuz bir şekilde yaşamaya teşvik eder. Kur’an, bizi tembelce oturmaya ve yeryüzünde gereksiz bir yük haline gelmeye değil, anlayışımızı kullanmaya ve hakikati tanımaya yönlendirir.
Bilinçleri, kavrayışları, algıları, içgörüleri, anlayışları, düşünceleri ve algısal süreçleri Rabbimizin talimatı, yönü ile örtüşen kişiler kim olurlarsa olsunlar, vahiy ile indirilen kuralların muhatabıdır.
Bu indirilen kuralları (Allah ile yapılacak antlaşma), her kim okumak isterse, açıkça anlayabilsin ve hayatlarını kolaylaştırıp, geliştirmek için kullanabilsin diye doğrudan, anlaşılır ve basit kelimelerle yazılmıştır.
Ancak din, Kur’an’daki vahiy tanımını değiştirmiş ve onu nebîlik kavramının ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Oysa Kur’an’ da tanımlanan vahiyler ve nebîler, dinlerin tasvir ettiği nebiler ve vahiylerden tamamen farklıdır. Tahrif edilmiş dinler, nebi figürlerini bir kişilik kültü yaratmak ve inananlarını tatmin etmek için kullanır ve onları az çok Tanrı ile aynı seviyeye getirir.
Oysa Kur’an, onları sık sık “عبد” yani ‘Allah’a hizmet eden’ veya hizmetkâr olarak adlandırır. Kur’an ayrıca onların (نبأ) işine göre meslek unvanı olan “نبی” kelimesini kullanır. Bu kelime, aynı Sami proto kökünden (ن ب ء) türetilmiş olan Aramice נְבִיָּא (n’ḇiyyā) ve İbranice נְבִי (n’ḇī) kelimeleriyle benzeşir. Rabbimizin kurallarını veya evrensel gerçeklerin bilgisini alan ve ileten kişiyi ifade eder. Aynı şekilde, Kur’an’a göre vahiy; iletişim, yönlendirme, talimat, aydınlanma veya basitçe herhangi bir konuda Rabbimizin açıklaması/yardımı anlamına gelir. Ancak dinler, vahyin gerçek amacını ve anlamını değiştirerek, onu karanlık çağlara ait ritüelleri, yapılması gereken emirler adı altında uygulamak için kullanmışlardır. Sadece oluşturulmuş dinlerin demir zincirlerini kırıp Rabbimizin indirdiğine/açıklamalarına uyanlar “الْمُفْلِحُونَ” (başarıya ulaşanlar, gelişenler) olmuşlardır. Onlar, vahiy yoluyla indirilenleri doğru bir şekilde anlayıp, indirilenlerin/açıklananların her zaman geçerli olan verimliliğini pratikte kullanan ve kendilerini geliştiren kişilerdir.
Kur’an, tüm insanlığa Rabbimizin vahiylerini içselleştirip hayata geçirmelerini ve böylece yaşamlarını güzelleştirmelerini söyler. Ayrıca Kur’an her bireye, indirilen bilgileri takip ederek dünyada ilerleme kaydetme ve kendini geliştirme konusunda eşit fırsat sunar.
2:4. ayette geçen “بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ” ifadesinde “ـك” sonek zamirinin enklitik formunun kullanılmasının sebebi konuşmacının dinleyicilerine, okuyucularına ve dinleyicilerine bireysel olarak hitap eder ve her bir bireyin kendi zamanının vahyini kabul etmekten veya zamanlarının vahyine her fert olarak bireysel olarak kabul etmekten sorumlu tutulduğunu her bir bireye kendi zamanının vahyini kabul etmekten doğrudan sorumlu tutulduğunu pekiştirerek ifade etmesidir. Aynı şekilde, “وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ” ifadesinde aynı enklitik son ek zamiri ـك tekrar kullanılarak her bir kişiye bireysel olarak önceki tüm vahyi kabul etme sorumluluğu yüklenmiştir.
Oysa gelecek vahye toplu olarak inanmak, üçüncü çoğul şahıs zamiri “هُمْ” ile zorunlu kılınmıştır, çünkü her bir bireyin daha sonraki vahiyler zamanında hayatta olması gerekli değildir. Bu nedenle, 2:4 ayetindeki tüm ifadelerin gramer yapısına dikkatlice bakıldığında, sadece nebiye hitap etmekten ziyade tüm insanlara bireysel olarak hitap edildiği hemen anlaşılır. Dini dogmalarla beyinleri yıkanmış ve zamir ekinin ـك formunun sadece nebiye, özellikle Kur’an’ ın indirildiği yüce nebimize ait olduğunu icat eden o alimler, “هُمْ” çoğul zamirini ve “ـونَ ” çoğul özne zamirinin ekini, “يُوقِنُونَ ” ifadesinde dikkate almak zorundadırlar. Ayrıca, “وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ” ifadesinin, alimlerimizin tercüme ettiği şekilde hesap gününe iman etmeleri için insanları teşvik etmek amacıyla mı kullanıldığını yoksa bu ayetin bağlamında gelecekteki vahye ya da başka bir vahye iman etmeleri gerektiğini mi belirttiği konusunda herhangi bir tartışmaya girmeden, her iki durumu da göz önünde bulundurmalıdırlar, çünkü Rabbimizin kuralları herkese aynıdır ve nebilerin de hiçbir ayrıcalığı yoktur. Bu nedenle, eğer “وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ ” ifadesi, nebi de olması gerektiği gibi uygulanıyorsa o zaman zamir ekinin ” ـك ” formu aslında herkesin, nebi dahil, önceki indirilen ve kendi zamanlarının indirilenini kabul etme sorumluluğunu bireysel olarak yüklemek için kullanılmıştır. Dahası, bu ayetin bağlamına bakıldığında, ilk ayet “الم ” den itibaren hiçbir ayette nebiden bahsedilmediği görülür. Dolayısıyla nebiye sadece, dini inançları nedeniyle 2:4 ayetinin tercümesinde zihinlerindekini atfeden alimlerimiz; bu ayet ile herkesin önceki indirileni ve kendi zamanlarındaki indirileni kabul etmesi gerektiğini belirten asıl mesajını gizlerler.
Deus Otiosus
Yaratma işlemini tamamladıktan sonra, varlık dünyasından tümüyle çekilen, insanların hayatlarına ve dünyanın gidişatına müdahale etmeyen ve yetkilerini başka varlıklara devreden üstün güç, atıl yaratıcı tanrı. Kimi zaman putlar, kimi zaman kişiler olarak atadığı aracılar ile kendisine ulaşılabilir.
Bu tanım çerçevesinde, söz konusu pagan inancının şekil değiştirerek halen nerelerde devam ettirildiğini göstermektedir.
Rabbimizin yarattığı insanlar üzerinden “vahy bitti” fikri ile oluşturulan illüzyonun, diğer tarafta farklı isimler ve kavramlar üzerinden devam ettirildiği görülmektedir.
Oysaki Rabbimiz bizimle olan iletişiminin nasıl olduğunu bildirmiştir.[6]
Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura 51 DİB Meali)
Müceddid her yüzyılın başında geleceğinden bahsedilen kişi olarak tanımlanır. Ancak kimin tarafından ve hangi delile göre tayin edileceği muğlaktır. Keza zaman mefhumu da tuhaftır. Zira İsa as’nın yaşadığı zamanda da bir takvim mevcuttu. Bu takvimi bir kenara bırakarak, onun doğumunu başlangıç olarak kabul eden takvime göre mi yoksa sevgili Nebimiz Muhammed as’in yaşadığı zaman süresince uygulanan ve vefatından sonra değiştirilen takvim sistemine göre mi her yeni yüzyıl hesaplanacaktır!.. Belli olmayan ve taklit, taklidi merci, uveys, cezbe, rabıta, tevessül, vecd, şatahat vd metotlarla yapılan iletişim, asla Rabbimiz tarafından belirlenmiş olmayıp, bilakis din adamları ve onların atalarına ait bir sistemdir.[7]
Yukarıda bahsedilenlerin yanında, meal ve tefsirlerde var olan vahiy ile ilgili ifadeler, batıl pagan düşüncesinin hangi boyutlara ulaştığını gözlerimizin önüne sermektedir.
Şunu da belirtmek gerekir ki, din büyüklerinin veya din meclislerinin “اجتهاد” (ictahad) yoluyla ortaya koydukları inanç, iman, dogma veya tasdik kurallarının hiçbirinin ALLAH’ tan olmayıp tamamen insan ürünü olduğu hem o dine mensup olmayanlar hem de bir şekilde aynı dine mensup olanlar için de zor, sıkıntılı ve üzücü içeriklere sahip olduğu açıktır.
Mûsâ’nın annesine, “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil’e) bırak, korkma, üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız” diye ilham ettik.(Kasas:7 DİB Meali)
Hani bir de, “Bana ve Peygamberime iman edin” diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da “İman ettik. Bizim Müslüman olduğumuza sen de şahit ol” demişlerdi. (Maide:111 DİB Meali)
İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak. (Enam:112 DİB Meali)
Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. (Enam:122 DİB Meali)
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ
Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene ant olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. (Şems: 7,8,9 DİB Meali)
Kelimelerin ve her şeyin sahibi, bize beyanı öğreten Rabbimiz hiç şüphesiz gönderdiği kitapta geçen kelimelere tümüyle hakimdir. Yukarıda örneği verilen ayetlerde vahiy kelimesi geçmesine rağmen meallerin hemen hemen tamamında ilham, fısıldama olarak ifade edilmektedir. Oysaki fısıldama; Arapça fiil olarak tamamen farklı bir kelimedir.
Rabbinin sözleri tam, doğru ve adildir, O’nun sözlerinin alternatifi yoktur.
Yukarıdaki ayette geçen “مُبَدِّلَ” kelimesi meal vb kitaplarda yanlış bir şekilde “değiştirmek” anlamında çevrilmiştir, ancak Kur’an, “تبدیلاً” (tabdîlen) kelimesini “değiştirmek” anlamında kullanmaktadır ve bu kelime genel / günlük Arapça dilinde de aynı anlamdadır. Aslında, “Değişim” ve “Alternatif” iki farklı şeydir.
Hiç şüphe yok ki, ALLAH aynı Kur’an’da “ALLAH’ın yolu asla değişmez ve bozulmaz” demiştir. Ancak, bir ayetten “değişim yok” ifadesini alıp başka ayetlere sürükleyerek diğer ayetlerdeki kelimeleri değiştirmek, örneğin ‘alternatif yok’ yerine ‘değişim yok’ kelimesinin kullanılması nasıl izah edilebilir.
Aynı ayette Rabbimiz Allah, “وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ” kapsamlı, derin sonsuz zihinsel yapı ve bilgiye sahip olduğu söylemiştir yani ne söylediğini bilir, kelimelerin sözlerin sahibi sadece kendisidir ve sözlerini oradan oraya taşıyıp yanlış anlamlar çıkarmak için başkasına ihtiyacı yoktur. Aynı ölçüt, Kur’an’ın 18:27 ayetinde de belirtilmiştir:
Rabbinin Kitabı’ndan sana iletileni (vahyedileni) aktar; O’nun sözlerine hiçbir alternatif yoktur.
Kur’an’da ayrıca şunu da görüyoruz ki;
مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ
“Allah’ın sözleri tükenmez” (31:27)
Rabbimiz mutlaka söylemek istediği şeyi unutmamıştır.
وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا
“Rabbin unutkan değildir.” (19:64)
**********
Yazılarımızı okuyanların üzerinde olan hakkımız; (17-36) ayetinin gereği olarak yazdıklarımıza körü körüne inanmamaları, düşünmeleri ve araştırarak kontrol etmeleridir!..
[5] Elçilerin İşleri 4:32 İnananlar topluluğunun yüreği ve düşüncesi birdi. Hiç kimse sahip olduğu herhangi bir şey için “Bu benimdir” demiyor, her şeylerini ortak kabul ediyorlardı.
Kur’an’daki “ربأ” (riba) kelimesi “aşırı yükleme / zorlama” anlamındadır. Doğru kullanımına bakıldığında, Arapça “ربأ” (riba) kelimesi “boğma / boğulma” anlamında bir ifadedir. Bu nedenle, genel anlamda, Kur’an’daki “ربأ” (riba) kelimesi, özellikle nefes almayı zorlaştıran olumsuz bir anlamda kullanıldığında, “boğacak şekilde aşırı yüklenme / zorlanma” anlamına gelir.
Kavramın olması gereken Arapça anlamı böyleyken, ilahiyat literatüründe tüm bağlamlardaki kullanımlarda, aynı “ربأ” (riba) kelimesi; borçlanma işlemlerinde ‘fazla ücretlendirme’ veya para, mal ya da hizmetin olması gereken esas değerine fiyat ilavesi durumları için bankacılıkta kredi işlemleri tabiri olarak kullanılır.
Kur’an’ımızın bakış açısına göre riba; geleneksel ve Kur’an’cı alimlerimiz tarafından yanlış yorum üzere anlaşıldığı gibi sadece faiz veya tefecilik ile ilgili değil, bunun dışında; muhatabını boğacak türden birçok konuyu doğrudan ilgilendiren bir kavramdır. Riba (ربأ); “aşırı/fazla ücretlendirme” yoluyla sıkıntı yaratılması, insanların boğulması, insanların yaşam şartlarının zorlanması,zorunlu aşırı ücretlendirmenin ağırlığı altında yaşamayı ve nefes almasını zorlaştıran her şeye uygulanır. Riba eylemi bir zulüm olup, cezalandırılabilir bir günahtır ve Kur’an’ımızda yasaklanmıştır.
Alimlerimiz tarafından ‘faiz’ ifadesi ile sınırlandırılan bu konu, gerçek Kur’ânî bakış açısı içinde ” رِّبَا ” (riba) kelimesinin tanımına giren pek çok şeyi gizlemektedir.
“لاَ تَأْكُلُواْ” (la te’kulu) deyimi tüketmeyin, yemeyin anlamındadır.
“الرِّبَا” (er riba) boğularak aşırı yüklenme / zorlanma (yukarıda açıklandığı gibi)
“أَضْعَافًا” (ad’afan) İsm-i faildir. Kavram olarak ضَعَفَ (da’afe) kişiyi zayıflatan, güçsüz düşüren, bitkin hale getiren, felç eden, takatsiz bırakan, aciz bırakan, sekteye uğratan kişi, cisim veya silahtır. ضَعَفَ (da’afe) kök kelimesinden türetilen ve belirsiz ism-i fail olan “أَضْعَافًا (ad’afen)” kelimesi ise; bir zayıflatıcı, bir aciz bırakıcı, bir yıkıcı, bir yorucu, bir felç edici, bir zarar verici veya zayıflatıcı bir araç anlamındadır.
Bununla birlikte hem Kur’an’cı hem de geleneksel alimler, yukarıda açıklanan Kur’an kelimelerini yanlış tercüme etmektedirler: “أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً (ad’âfen mudâ’afe(ten))”; ikiye katlanmış, kat kat (!)…
Bu nedenle, tüm gelenekçiler ve Kur’an’cıların Rabbimizin ifadesi olan “الرِّبَا (riba)” kelimesini yanlış anlama ve manalandırmaları yanısıra tahrif tarzları da farklıdır. Geleneksel Müslümanlar buna ‘faiz’ ya da ’tefecilik’ diyorlar. Kur’an’cı olduğunu söyleyen Müslümanlar ise bunu ‘sermaye kazancı’ olarak adlandırıyorlar. Ancak hem geleneksel hem de Kur’an’cı Müslümanların anlayışı sonuçta aynıdır. Çünkü onlara göre “رِبَا” (riba) = ‘faiz’ anlamına gelir ve “رِبَا” (riba) ile ilgili tüm Kur’an ayetlerini yanlış meallendirir, manalandırır ve yorumlarlar. Diğer yanda mal ve hizmeti kısarak veya bollaştırarak tüketiciyi ya da üreticiyi plan dahilinde sıkıştırıp fiyatları yöneterek kârlarını çoğaltan aracı ve karaborsacılar fıkhen bir yere oturtulamaz. Hatta geleneksel fıkıhta da batı hukuk sistemlerinde de bu eylemler serbest ticaretin özelliği olarak geçiştirilir, cezası da yoktur. Oysa zorda kalıp paraya sıkışan kişinin malını, kişinin o anki zaafından faydalanarak gaspetmek de onu boğmak nefessiz hale getirmektir. Yani bir tür ribadır.
وَاتَّقُواْ (vetteku) kelimesi özetle: hemfikir olmak, kuvvetlendirmek, tasdik etmek, kabul etmek, ikrar etmek, uymak, rıza göstermek, tasdik etmek, mutabık kalmak, uyum içinde olmak, uzlaşı, bağlı kalmak anlamlarındadır. Detaylı açıklama için lütfen https://kimsin.kim/fetteku-فاتقوا/ yazımızı okumanızı rica ederiz.
تُفْلِحُونَ (tuflihun) kelimesi “فلح (felaha)” kök kelimesinden türemiştir: gübrelemek, biçmek, hasat veya mahsul almak için toprağı veya araziyi sürmek (yararak), gayret etmek, beslemek, geliştirmek anlamında olup meallerde kullanıldığı üzere kurtuluşa ermek anlamına sahip değildir.
İman edenler (inanlar, kabul edenler), aşırı zorlayanı, zayıflatıkça zayıflatanı (takatsiz güçsüz bırakanı) tüketmeyin (kullanmayın / yemeyin), gelişmeniz (büyümeniz / yükselmeniz) için ALLAH’a bağlı kalın.
Yasaklanan, haram kılınan bir eylemin iki kat, üç kat, kat kat artması halinde haram veya yasak olması dahada mı artıyor?
Alimlerin dediği üzere faiz eğer yasak kılındı ise; kat kat artması, katlanması yasağın uygulanması için mi gerekiyor? Yani iki kat, üç kat veya katlanarak artmaz ise faiz helal mi oluyor?
Hırsızlığın bir lirası ile bin veya milyon lira olması arasında fark var mıdır?
Yasaklar herhangi bir eylemin uygulama miktarı çift, dörtlü, çoklu, katlanarak artması halinde mi uygulanır?
Âlimlerimiz Kur’an’ımızdaki “أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً” ifadesini, faizin(!) özelliği olarak görüp, “ikişerli, dörtlü, çoklu, tekrar tekrar artan, katlanarak artan, çoğalan” manasına gelen yanlış anlamını vermekle, bilerek ya da bilmeyerek her türlü mali tekeli ve para sömürüsünün gizlenmesini sağladılar. Genel olarak herkesin “faiz”, “tefecilik” veya “sermaye kazancı”nın katlanarak arttığını bilinmesinden dolayı, Kur’an’ımızdaki “رِبَا” (riba) kelimesinin ‘faiz’, ‘tefecilik’ veya ‘sermaye kazancı’ anlamını kolaylıkla yerleştirdiler.
Günlük konuşmamızda galat-ı meşhur olan faiz kelimesi riba kelimesinin karşılığı değildir.
Oysaki Rabbimizin ikram ettiği Kur’an’ımızda “الرِّبَا (riba)” ile zayıfı ezmeyi, zayıfı zayıflatmayı, zayıfı cansızlaştırmayı, zayıfın dengesini bozmayı, zayıfı boğmayı, zayıfa güç yetirmeyi durdurmak için “أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً(ad’aafen mudaafen)” ibaresi kullanılmıştır.
Aşırı fiyatlandırma veya ücretlendirme, enflasyon (fiyatlardaki artış ve paranın satın alma değerindeki düşüş), istifçilik, karaborsacılık (müşterilere daha fazla kâr ile satabilmek maksadıyla, yapay kıtlık yaratmak için büyük miktarlarda bir mal ve kaynak satın almak, elde etmek ve elinde tutmak, böylece fiyatı artırarak arz etmek), tekel fiyatlandırma (mal veya hizmeti üretmek için ekonomik rekabet eksikliği, geçerli ikame malların eksikliğini fırsat bilip güç ile pazara hakim olmak ve marjinal maliyetin çok üzerinde yüksek bir tekel fiyatı talep etmek), mali açıdan zayıf insanları ezen ve onları zorla sıkıştırarak krediye zorlama, kara para aklama vb durumlarını engellemek için ” أَضْعَافًا مُّضَاعَفَةً(ad’âfen mudâ’afe(ten))” kullanılmıştır…
Bakara 2;275
الذين يأكلون الربا لا يقومون إلا كما يقوم الذي يتخبطه الشيطان من المس ذلك بأنهم قالوا إنما البيع مثل الربا وأحل الله البيع وحرم الربا فمن جاءه موعظة من ربه فانتهى فله ما سلف وأمره إلى الله ومن عاد فأولئك أصحاب النار هم فيها خالدون
Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır. (DİB meali)
Bakara 275 ayetini anlamaya çalıştığımızda:
الَّذِينَ (elleziyne) zamiri يَأْكُلُونَ (ye’kulune) fiilini; kullanan, yiyenleri, tüketenleri ifade eder.
الرِّبَا (riba) boğularak aşırı yüklenme / zorlanma (yukarıda açıkladığımız gibi).
لاَ (la) olumsuzluk anlamı vererek hayır ya da değil anlamında, reddetmek için kullanılır.
یقیم (yukiymu) kelimesi şu anlama gelir: başa çıkmak, tutmak, savunmak, ima etmek, haklı çıkarmak, sürdürmek, ikna etmek, çekişmek, buluşmak, aşağı inmek, yürümek, peşinden gitmek, ilerlemek, ileri sürmek, programlamak, listelemek. Aynı kökten gelen قائم (kaime) kelimesi ise şu anlama gelir: liste, program, bildirim ve numaralandırma. اقامة (ikâme) kelimesi ise kurmak, kalmak, konaklamak, müessese, ikamet etmek. قم (kum) fiili ise yayılmak, istila etmek, icra etmek anlamlarında kullanılır. كَمَا (kema) kelimesi şu anlamlarda kullanılır: gibi, bunun gibi. Arapça hukuki ve genel bir terimi olarak “كما هو” (kema huve) “olduğu gibi” anlamında kullanılır.
يَتَخَبَّطُهُ (yetehabbetehu) kelimesi ه ve يَتَخَبَّطُ kelimelerinin birleşimden oluşmuştur, ه kelimesi o, onun, kendisi ve يَتَخَبَّطُ kelimesi ise kaptırmak, vurmak, çağırmak, üzerinden geçmek, empoze etmek, gelişigüzel veya amaçsızca hareket etmek, savurmak, yuvarlanmak, çarpışmak, tökezlemek anlamındadır.
الشَّيْطَانُ (şeytan) şeytan,
مِنَ (min): …nın; …den
الْمَسِّ (elmessi) kelimesi meydana gelmek, tasavvur etmek, bir noktaya gelmek, bir aşamaya ulaşmak, bir şeyi sezmek, fark etmek veya hissetmek anlamında olan مَس (messe) kök kelimesinden türemiştir.
ذَلِكَ (zalike) kelimesi şu veya bu manaya işaret eden isimdir.
بِأَنَّهُمْ (biennehum) kelimesi بِأَنَّ (bienne) ve هُمْ (hum) kelimelerinden oluşmuştur. Üçüncü çoğul şahıs zamiri olan هُمْ kelimesi onların veya onları ifade eder. بِأَنَّ kelimesi onunla; görünür, açık seçik, ortaya çıkmak, aşikar olmak, tezahür etmek, kendini göstermek, aşikar, apaçık, kendini göstermek, göstermek, açık olmak, görünmek, bilinmek, görünür olmak anlamındadır.
“قَالُواْ (kalu)” ibaresi; “واْ” kelimesi ile “قَالُ” kelimesinin birleşimidir: İfade edildi, düşünüldü, varsayıldı, tasavvur edildi, hesaplandı, kabul edildi, telaffuz edildi, görüldü, dile getirildi, ifade edildi, hafifletildi, telaffuz edildi, savunuldu, sürdürüldü, iddia edildi, desteklendi, düşünüldü. Ayrıca “قَالُ” kelimesi, arapça “أخَذَ (ehaza)” ve “تَكَلّمَ (tekelleme)” kelimelerinin eş anlamlısı olup almak, tutmak ve söylemek anlamlarına gelir. “واْ” ise üçüncü çoğul şahıs zamiridir. Dolayısıyla “قَالُواْ” ifade ettiler, düşündüler, zannettiler, tasavvur ettiler, baktılar, bildirdiler, söylediler, ifade ettiler, aldılar anlamındadır.
إِنَّمَا (innema) kelimesi إِنَّ + مَا kelimelerinden oluşur ve dilbilgisinde mai kafiye olarak adlandırılır, yalnızca, sadece veya sadece olan, ama anlamındadır.
الْبَيْعُ (elbeyğu) kelimesi satış, ticaret, pazarlama, ticari anlaşma anlamındadır
مِثْلُ (mislu) kelimesi kısaca şu anlamlara gelir: bir şeyle veya kimseyle mutabık olma, tutarlılık, zaman ve mekânda tekabül etme, yerleşik uygulama veya uyarlamaya göre eylem veya davranış. ( https://kimsin.kim/misl-kelimesi-م%D9%90ّثْل/ daha fazla bilgi için okumanızı rica ederiz.)
أَحَلَّ (ehalle) kelimesi muaf tutmak, izin vermek anlamındadır.
حَرَّمَ (harreme) kelimesi ise أَحَلَّ kelimesinin zıttıdır, yani yasak, izin verilmez.
جَاءَهُ (caehu) kelimesi جَاءَ (cae) ve هُ (hu) kelimelerinin birleşimidir, üçüncü tekil şahıs nesnel şahıs zamiri olan هُ onun, ona anlamındadır, جَاءَ kelimesi ise gelmek, varmak, ulaşmak, aramak, teslim olmak, kendini tanıtmak, getirmek, sunmak, üretmek, bahsetmek, rapor etmek anlamındadır.
مَوْعِظَةٌ (mev’ızaten) kelimesi وعظ (veaze) fiil kökünden türetilmiştir ve işi eylemi, yapan yani faildir; vaaz, hutbe, nasihat, uyarı, talimat, tavsiye, öğüt anlamındadır.
مِّن رَّبِّهِ (min rabbihi) kelimeleri tabiri şu anlama gelir: Rabbinden.
فَانتَهَى (fenteha) kelimesinin başında bulunan فَ kelimesi gerçekten, aslında anlamında olup yapılması gerekli olanı ifade eder, انتَهَى kelimesi ise sonlandırmak, bitirmek, durdurmak, sona erdirmek anlamındadır.
فَلَهُ (felehu) kelimesinde bulunan لَ ifadesi şu anlamlara gelen önermedir: çünkü, için. هُ (hu) kelimesi üçüncü tekil şahıs zamiridir: o / onun.
مَا (ma) kelimesi ise Arapça dilbilgisine göre geçmiş zaman سَلَفَ fiilinden önce geldiği için hayır veya değil anlamında olumsuzdur. “مَا النافیة” fakat “مَا” kelimesi bu ayette özne zamiri olarak “ne” anlamında yanlış tercüme edilmiştir ve “سَلَفَ” fiilinin anlamı: geçmiştir (zaman).
وَأَمْرُهُ (ve emruhu) kelimesi و ve bağlacından (ile) başlar, أَمْرُ (emru) kelimesi mesele, konu anlamındadır. هُ (hu) kelimesi ise onun anlamına gelen üçüncü tekil şahıs zamiridir.
إِلَى (ila) edatı; ….e doğru, ….e yönelik.
وَمَنْ (ve men) kelimesi; ve kim, ve kim olursa olsun.
عَادَ (a’de)tekrar yapmak, tekrar etmek, yeniden başlamak, devam etmek, geri dönmek, ….ya tekrar dönmek anlamlarında eylemi yapan yani ism-i faildir.
فَأُوْلَِئِكَ (feulaike)gerçekten onlar, öyleyse onlar demektir.
أَصْحَابُ (ashabu) kelimesi şu anlamlara gelir: Refakatçi, eşlik eden, iliştirilmiş, bağlı, birleşik, ilişkili, arkadaş.
النَّارِ (nar) kelimesi yakma veya cehennem ateşi.
هُمْ (hum) kelimesi ise üçüncü çoğul şahıs: Onlar.
فِيهَا (fiyha) kelimesi; onun içinde anlamındadır.
خَالِدُونَ (halidun) kelimesi; batıl inanç nedeniyle ebedî kalmak olarak yanlış tercüme edilmektedir. Oysa Arapça “أخْلَد” (ahlede) fiili doğru olarak şu anlamlarda kullanılır: Eğilimi olmak, meyilli olmak, yönelmek, meyletmek, eğilmek, bağlanma, …nın soyundan gelen. Aynı şekilde, ” خُلُود ” (hulud) kelimesi de Arapça “إِقَامَة” (ikâmet) kelimesinin eş anlamlısı olup: kalmak, meskûn, oturma, yerleşme anlamlarındadır. أخْلَد” (ahlede) ve ” خُلُود ” (hulud) kelimeleri ile Kur’an’ımız kullanılan “خَالِدُونَ” (halidun) kelimesi de “خلد” (halede) kök kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla, Arapça “خَلَدَ” (halede) fiilinin ismi faili olan “خَالِد” (halid) kelimesi doğru olarak: bağlı, yerleşik, yerleşik veya ….soyundan gelen anlamına gelir. Bu nedenle, Kur’an’ımızdaki “خَالِدُونَ (halidun)” kelimesi doğru olarak: inananlar, sakinler, oturan, yerleşikler veya …nın soyundan gelenler anlamına gelir.
Bakara 2;275
الذين يأكلون الربا لا يقومون إلا كما يقوم الذي يتخبطه الشيطان من المس ذلك بأنهم قالوا إنما البيع مثل الربا وأحل الله البيع وحرم الربا فمن جاءه موعظة من ربه فانتهى فله ما سلف وأمره إلى الله ومن عاد فأولئك أصحاب النار هم فيها خالدون
Riba (Aşırı fiyatlandırma, ücretlendirmeyi) kullananlar (tüketenler / faydalananlar) gelişmezler (ilerlemezler). Sadece şeytanın onu savurduğu (empoze ettiğine) gibi kendilerine görünenden hissettikleriyle ilerleyenler, açıkça Ribanın (aşırı fiyatlandırmanın, değerlemenin) ticaret standardına (kuralında / ilkesinde) uygun olduğunu söylediler. ALLAH ticarete izin verdi ve aşırı fiyatlandırmayı yasakladı. Kime Rabbinden bilgi (açıklama / talimat) gelirse O’nun için bıraksın (sonlandırsın), (zaman/süre) akıp gitmedi (geçmedi). İş ALLAH’a yönelir, kim tekrar yaparsa onlar cehennemin ehli ve sakinidir.
Kur’anımızda “riba”, ALLAH’ın, temelde / esasen kamu malı olan servet üzerinde ALLAH’ın hakkını tesis eden, erişim zenginliğine sahip kimseler için ALLAH’ın borcu olarak da anılmış ve Nisa 161. ayette, insanların onu kötüye kullanmaları engellenmiştir. Kâğıt ya da madeni para ve her türlü türev ürünler üzerinden para sömürüsü de aynı kategoriye girer.
Ali imran 2;130 ayeti serbestçe kullanılan parayı tüketmek için çeşitli taktikleri kullanmayı açıkça durdurur. 2;134. ayet ise aynı bağlamda insanları, insanlar arasındaki dengeyi korumak için parayı dağıtmaya ve yönlendirmeye teşvik eder. Bir sonraki ayet ise zalimlere, yukarıda belirtilen zalimliklerinden dolayı mağfiret dilemelerini tavsiye eder.
Aynı şekilde Bakara 2;275 ayeti de Kur’an’da farz kılınan sadaka yoluyla muhtaçların refahı için para verilmesi kapsamına girmekte ve aynı Bakara 2;275 ayetinin ifadesi, “ربأ” (riba)’nın edebi anlamı olan boğarak insanların parasını veya mallarını tüketmeyi bıraktırmaktadır.
Bakara 275 ayeti, Kuran’da farz kılınan sadaka yoluyla muhtaçların refahı için para dağıtma kapsamına girer ve aynı ayetteki ifade de insanların parasını veya malını tüketmeyi durdurur.
ربأ (riba) kelimesinin edebi anlamı insanları boğan, insanları nefes alamayacakları kadar zor bir duruma sokan ve hayatta kalmalarını riske atan boğulmadır.
Aynı ربأ kelimesi, genel olarak Arapçada nefes almada güçlük anlamına gelen tıbbi bir terim olarak kullanılmaktadır. Astım hastalığı ربأ (riba) olarak ve “bronşiyal astım” genel Arapça’da “الربو” (al rabu) olarak adlandırılır. Bu mana, tüm Arapça tıp bilimleri kitaplarında görülebilir.
Bakara 2;276 ayet, insanların yararına olan bakış açısıyla (الصَّدَقَاتِ sadakati), onu ALLAH ın hakkı “يَمْحَقُ اللّهُ (yemhakullah)” olarak tanımlar.
Ancak ne yazık ki, “ربأ” RİBA ayetleri hem gelenekçiler hem de Kur’ancılar tarafından geleneksel batıl inançlara göre “faiz” ile sınırlı kılacak şekilde her zaman yanlış tercüme edilmiştir.
Oysa Kur’an’daki “ربأ” (riba) kelimesi, Kur’an’ımızda; paranın her türlü kötüye kullanılması, tekelleşmesi, manipüle edilmesi ve insanların hayatını zorlaştıran sömürüyü yok etmek için, Arapça’da “ربأ” (riba) denilen astım krizine yakalanıp ve nefes almakta güçlük çekenlerin haline benzeştirilerek kullanılmıştır…
Yukarıda anlamı insanları boğan, insanları nefes alamayacakları kadar zor bir duruma sokan ve hayatta kalmalarını riske atan boğulma olarak açıkladığımız riba kavramının ekonomik faaliyetler ile sınırlandırılamayacağını belirtmiştik. İmkanları belli iken eşlerin aşırı isteklerde bulunarak birbirlerine zulmetmesi adeta boğması da iş yerinde üst görevde olanların altlarındakilere keyfi sıkıntı yaşatarak onları boğmaları da -ki batı bunu keşfetmiş ve mobbing olarak tanımlayıp suç saymıştır- rüşvet almaksızın işini yapmayan ya da göz göre göre haksızlığa sebep olan yetki sahibi de muhataplarını zor durumda bırakarak onları maddi ve manevi sıkıntı içine sokmuş olurlar…
Zayıf olanın güçlü karşısında yasal haklarını kullanamayacak durumda olması, Allah’ın KIST olarak belirlediği çizgilerin kaybedilip yerine hakim olanın değer ve kuralları konularak özellikle kamu gücü ile zayıf olanın zulme uğratılmaya devam ettirilmesi kabul edilemez.
Tüm bu ve benzeri hallerin, riba kavramının anlamı ile hangi düzeyde sosyal hayatta karşılık bulduğu üzerinde derinlikli çalışmalara ihtiyaç vardır…
Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, bilakis biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?
Yıllardır kafamızda mealler ve tefsirlerden okuduğumuz tenakuzların oluşturduğu sorular karşısında, gücümüzün yetebildiği kadar halen devam etmekte olan çalışmalarımızı ve araştırmalarımızı sizinle paylaşmak istedik. Herhangi bir grup, oluşum veya benzeri akımlara ya da düşünce kalıplarına bağlı olmayıp sadece bize indirilene iman eden ve anlamaya çalışan kişileriz. Kur’an’ı açıklamak adına kendi görüşlerini ve rivayetleri karıştırarak farklı isimler altında yazılan ciltlerce kitapların içerdikleri hataların asla ve asla Kur’an ile alakası olmadığını; bilakis ayetlerde de belirtildiği gibi sade, anlaşılması kolay olan Kur’an’ı, içinden çıkılamaz derecede parça parça edip anlamsızlaştırarak farklı kesimler tarafından karşı eleştirilerin oluşmasına ve muhtemelen iman etme noktasında olabilecek kişilerin uzaklaşmasına neden olduğunu düşünüyoruz.
Onlara (müşriklere): Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, «Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız» dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (DİB Meali)
Babalarımızdan veya atalarımızdan bize kalanları özensizce alarak hayata devam etmek, ahiretimiz için bize ne katacağını veya eksilteceğini sorgulamamıza hiç imkân bırakmamaktadır.
Bu platformdaki paylaşımlardan dolayı, EHAD olan, herhangi bir benzeri veya eşiti olmayan Rabbimizin, bizden kaynaklanan hatalarımızı affetmesini ve sadece kendisinin razı olduğu kullar olmak isteğimizi kabul edilmesini diliyoruz.